menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kağnı romantizmi ve süren kurtuluş savaşı

94 0
24.06.2026

Kemal Tahir, “kurtuluş savaşı” demez; hemen hemen bütün kitaplarında, Anadolu’da başlayıp Cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanan hareketi “milli mücadele” olarak nitelendirir. Ona göre biz kimseden “kurtulmuş” falan değiliz; en umutsuz, en çaresiz, en zor zamanlarda bile biri İstanbul’da biri Ankara’da olmak üzere “iki hükümetimiz” vardı. Dolayısıyla “devletsiz” kalınan bir dönem yoktur; devletin varlığının “tehlikeye” girdiği dönemler vardır. Bu yüzden aslında “kurtuluş savaşı”; Lozan’dan sonra sınırları yeniden belirlenmiş ülkenin “tapusunu” cebine koyup bağımsız bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yola çıktığı 1923 yılından itibaren başlayan “savaştır” ki bu savaş hâlâ bitmiş değil. “Kurtulmak” istediğimiz şeyin adını koysak eğer, savaşı bitireceğiz de o “şeyin” adında bir türlü anlaşamıyoruz tam yüz seneden beri.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Şükrü Hanioğlu’nun deyimiyle memleketi “Fransız Üçüncü Cumhuriyeti’ne” benzer bir cumhuriyet idaresine kavuşturduğunda, çok uzun yıllardan beri süren savaşlardan, kıtlıklardan, kıranlardan, hastalıklardan topu topu 13 milyon insan kalmıştık geride. Bu nüfusun sadece 2 milyonu şehirlerde yaşıyor, geride kalan 11 milyonu dağınık bir şekilde Anadolu köylerine yayılmıştı. (“Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir... Çabuk büyür, erken meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız.” Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, s.135) İnsanların ortalama hayat süresi 40 yıldı; 40’ı bulan bir çınar ağacı kadar yaşadığını sanıyordu. Dünyaya gelen her iki bebekten birisi ölüyordu. Bütün memleketi altüst etsen, bulabileceğin doktor, ebe ve hemşire sayısı birkaç yüzü zar zor geçiyordu. Anadolu’da mektep hak getire! Mektep olan yerlerde bile ahali çocuklarını okula göndermiyor, okul yaşına gelen her dört çocuktan sadece biri okula gidebiliyordu. Haliyle her 100 erkekten 7’si, her 100 kadından 1’i okuma yazma biliyordu.

Köylülerin çocuklarını okula göndermemelerinin sebebini Kemal Tahir, Köy Enstitülerini anlattığı “Bozkırdaki Çekirdek” romanında çarpıcı bir örnekle açıklar.

Köy Enstitülerinin kurucu kadrosunda yer alan “maarif müfettişlerinden” roman kahramanı Şefik Ertem anlatır. Cumhuriyetin ilanının üzerinden 17 sene geçmiş; Kemal Tahir’e göre tek parti rejimi, köye eğitim götürerek köylüleri cehaletten kurtarmaktan çok, Türk köylüsünü tepeden inme bir modernleşme modeliyle kendi siyasi amaçları doğrultusunda kontrol altında tutmayı hedefleyerek açmış olduğu, bu yolla bu hedefe ulaşmanın mümkün olmadığını gördüğü an da kapattığı Köy Enstitülerine talebe bulmak için Anadolu’da köy köy sefere çıkarlar. Yolları Maraş dolaylarında bir köye düşer. Kimse çocuğunu mektebe vermeye yanaşmıyor. Çok çocuklu babalardan birisini sıkıştırırlar. Baba daha fazla direnemeyince sonunda müfettişlere, “Haydi bakalım bizden de iki kurt karışsın Osmanlıya” der. Baba, kendi eliyle büyüttüğü iki kurdu “Osmanlıya saldığı” andan itibaren bir daha evine geri dönmeyeceğini biliyor çünkü. Çocuklar sürüden ayrılacaklar.

Köylülerin Osmanlı’daki adı “reaya”ydı. Bunları anlatan müfettiş, sorar öğretmen arkadaşına “Reaya nedir bilir misin?” diye. “Reaya”nın Türkçe karşılığı “sürü” demektir. “Otlatılan hayvan sürüsü”, “Bir çobanın güttüğü hayvanat…” yani. Devamında şu bilgileri verir Kemal Tahir müfettişin ağzından:

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, “Millet sürüdür, ben de onun çobanıyım” demişti vakti zamanında. (Çok uzun yıllar Başbakanlık ve bir dönem Cumhurbaşkanlığı da yapmış olan rahmetli Süleyman Demirel de kendine “Çoban Sülo” lakabını uygun görmüş, böylece hem aslının köylü olduğunu gururla ilan ediyor, hem de “milletin çobanı” olduğunu ima ediyordu hepimize.) Osmanlı’nın millet anlayışı böyle, vatan anlayışı da “Mülk”. “En büyük gücü, Anadolu köylüsünden aldığını şıp diye kul yapabilmesidir,” diyor Kemal Tahir kitabında.

Köylüler çok iyi biliyor; çocuklarını müfettişlere verdikleri an bir daha köye dönmeyecekler. Mektep okuyan bir daha onlara benzemeyecek, özü olduğu gibi kalacak aslında ama şekli değişecek. Şivesini düzeltecek önce, sonra okuduğu kitap değişecek, sonra yavaş yavaş “tırmığın adını” unutacak. Köylüler çok iyi bilir, onlara benzeyen birisinin köyde barınması zaten mümkün değil. Bu yüzden köylüler, çocuklarını okusunlar diye müfettişlere vermiyorlar.

Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden 17 sene geçmiş olmasına rağmen, Türk köylüsünün “modernleştirme memurlarını”, dolayısıyla devleti hâlâ “Osmanlı” görmesi ilginç değil mi? Müfettişe, dolayısıyla Kemal Tahir’e göre, köylüler için bütün memurlar “yabancı”, hepsi “misafir...” Bir çıkar umarak gelirler köylerine. Sırtlarını sıvazlar, yüzlerine güler, alacaklarını alır, sonra bir daha dönmemek üzere çekip giderler şehirlerine.

Ama şimdi dönüp bakın erken dönem Cumhuriyet şiirine, romanına, resmine, müziğine… Hepsi birer hamaset manzumesi… Hemen hemen hepsinde önüne geçemedikleri bir “köy romantizmi…” Orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de ılgıt ılgıt eser rüzgarları. Faruk Nafiz’in “Han Duvarları”na, “Çoban Çeşmesi”ne bakın, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek’in şiirlerine; Kemalettin Kamu’nun “Bingöl Çobanları”na bakın hepsinde aynı hamaset… Turgut Zaim, Nuri İyem, Neşet Günal, Yalçın Gökçebağ, Mustafa Ayaz, Hamza İnanç, Fikret Otyam’ın resimlerine bakın; hepsi “Anadolu gerçekliği” adı altında “köylünün üretim azmini”, zorlu hayat karşısındaki direnişini resmetmişler. Köyü yücelten ve Anadolu insanının hem zulme hem de doğaya karşı onurlu mücadelesini ele alan Yaşar Kemal’den Fakir Baykurt’ta, Talip Apaydın’dan Orhan Kemal’e kadar bir yığın romanda,........

© Habertürk