"Yezit" ile "Efendi"
Tilmizi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “mazimizin sesiyle bizi yeniden barıştıran” adam olarak tanımladığı, arkasını geleneğe yaslayıp, Türk şiirinde modern bir inkılabın ikinci şairi olmuş (diğeri Ahmet Haşim’dir) Yahya Kemal Beyatlı, yaşadığı süre boyunca onca şiir yazıp dergilerde, gazetelerde neşrettiği halde hiç şiir kitabı yayımlamamıştır.
Bu yüzden, hiçbir kütüphanede, hiçbir sahaf dükkânında, hiçbir koleksiyonda onun imzalı bir kitabına rastlanmaz. Tanpınar ve nesli, onun bir kitabını ne çok bekleyip durdu! Ölümünden sonra yayınlanan ilk şiir kitabı olan “Kendi Gök Kubbemiz” kitabı üzerine “Varlık” dergisinin 15 Temmuz 1961 tarihli sayısında aynı başlıkla bir yazı yazmış olan Tanpınar, üstatla bu kitap üzerine “ne çok konuştuklarını”, “ne hayaller” kurduklarını anlatır. Kaç defa şiirleri kitaplaştırmak için bir araya gelmişler, “eksik ve bitmiş şiirlerin” çetelesini tutmuşlar, “kitaba isim” aramışlar ama sonunda hep “vazgeçmiş”ler. Ona göre Yahya Kemal, “Bir türlü ömrünün büyük rüyasına son vermeğe razı olamıyordu.” O mükemmeliyetçi şair bir türlü şiirine son noktayı koyamıyor, talebesi de bir süre sonra onun bu haline “alıştığından” onu sıkıştırıp acele ettirmiyor, hatta tam tersine bakıp bazı mısraları bütünlüğüne ulaşmamış olarak görüp, “Şunu da bitirin” diyordu.
Harp yıllarında, onca umutsuzluk içinde tek bir “Yaprak”la, tığ teber şahı merdan şiir sokağına fırlayan üç gencin en meşhuru (diğer ikisi Oktay Rifat ile Melih Cevdet) Orhan Veli Kanık; kendisinden önce inşa edilmiş, kusursuz, elit, süslü ve kurallara tabi “şiir sarayı”nın yüksek, kalın duvarlarına bir huruç harekâtı başlatarak, yıkılmaz sanılan o “modern yapıyı” yerle yeksan eyleyip yerine cumbalı, avlulu, iç merdivenleri Arap sabunuyla ovulmuş, ölmeden önce Süleyman Efendi’nin kiracı olarak oturduğuna benzer, kirişlerine içinde pişen yemeklerin kokusu sinmiş, küçük insanların çok küçük şeylerle mutlu oldukları, her tarafından rüzgâr alan ama yine de mukimlerinin mutlu yaşadıkları geleneksel Türk evini inşa etti.
Murat Belge, Orhan Veli ve arkadaşlarının bu hareketini “Türk şiirinde yapılmış demokratik bir devrim” olarak nitelendirirken, Cemal Süreya, Orhan Veli’nin yaptığını “Türk şiirine kasket giydirmek” olarak adlandırdı.
Bu durumda şunu söylemek mümkün:
Yahya Kemal mücevveze, kallavi veya Selimi kavuklu, külahlı veya takkeli, Abdülhak Hamit’le de silindirli şiirin başına fötr şapkayı geçiren bir büyük şairse, Orhan Veli o fötr şapkayı kaldırıp yerine ayakları nasırdan mustarip, avarelerin, işçilerin, ekmek derdine düşmüşlerin, sıradan insanların taktığı kasketi geçirmiş başka bir büyük şairdir.
Orhan Veli, ilk şiir kitabını 27 yaşındayken, 1941 yılında yayınladı. Kitaptan bir adet de Yahya Kemal’e imzaladı.
Geçen hafta bir müzayedede ortaya çıkan o kitap, açık arttırmaya çıktı ve 508 bin liraya alıcı buldu. Orhan Veli’nin 13 Haziran 1941 tarihinde “Türk şiirinin efendisi büyük Yahya Kemal’e” diye imzaladığı kitabın ortaya çıkmasıyla birlikte, edebiyat âleminde yıllardan beri sürmekte olan “Yahya Kemal-Orhan Veli çekişmesi” tekrar su yüzüne çıktı. Çoklarına göre bu “çekişme” bir “eski-yeni şiir” kavgasıydı. Yahya Kemal şiirde “eski”nin, Orhan Veli “yeni”nin temsilcisiydi.
Oysa ne Yahya Kemal “eski” ne de Orhan Veli “yeni” idi. Orhan Veli ne kadar “yeni” ise, Yahya Kemal de o kadar “yeni”; Yahya Kemal ne kadar “eski” ise, Orhan Veli de o kadar “eski”idi. (“Getirdiği gür ve bakımlı şiirle Yahya Kemal çağdaşımız ve ağabeyimizdir.”-Cemal Süreya) Sanatta, kültürde “eski- yeni” tartışması beyhude bir tartışmadır, zira zaman boyutunda ne kadar geriye giderseniz gidin, vardığınız hiçbir konakta “otantik” olan çıkmaz karşınıza; karşınıza çıkacak olan her “yeni”, eski biçimlerden dönüşmüş bir “yeni” biçimdir. Âdemin “yeniyi” aramaya çabası bu yüzden beyhudedir.
İşin ehli, mevzunun erbabı kimseler; ortaya çıkan bu “belgede” Orhan Veli, Yahya Kemal’i “Türk şiirinin efendisi” olarak gördüğüne göre, bu iki büyük şairi yaşarken birbirlerinin düşmanı olarak telakki etmek doğru değildir demeye başladı şimdilerde. Zira şu ana kadar iki büyük şairin birbirlerini yerin dibine batırmak için çok şey yaptıklarını, birtakım hatıralara dayanarak iki büyük şairin birbirlerinden hiç haz etmediklerini, birbirlerini buldukları her fırsatta yerdiklerini anlatıp durdular. Yok, Orhan Veli divan şiiri formatında bir şiir yazmış da, Yahya Kemal şiir okuyunca “Yakında bizi de geçersin” demiş de, Orhan Veli de “hayır öyle değil, ben bunu dalga geçmek için yazdım” cevabını vermiş de böylece Yahya Kemal’i morartmış da… Daha bir yığın lakırdı. İşte bu belge, bu lakırdılara son veriyor. Orhan Veli, Yahya Kemal’i “Türk şiirinin efendisi” olarak görmüş! Nokta!
Yahya Kemal’in; Orhan Veli ve arkadaşlarının “birdenbire” Türk şiirini, yüksek katlardan indirip, onu “şairanelikten” çıkarıp “şiirsel” bir kıvama getirmelerinden, kendisinin inşa ettiği mimariye zarar verdi diye pek haz etmediği malum… O dönemde, dünya ağır boks şampiyonu Jack Dempsey’di; bu çocuklar “Dempsey’in karşısına browning tabancasıyla” çıkmış, her şeyi kuralsızca berbat etmişlerdi Yahya Kemal’e göre.
Ama üç “zıpır” delikanlının yaptıklarından hoşlanmaması başka, onlardan nefret etmesi başka… Belli ki Yahya Kemal onlardan, özellikle Orhan Veli’den hoşlanmıyor, belki de onu kendi mertebesinde bir şair olarak görmüyor. Hatta Orhan Veli, çok genç yaşta, çok pis bir şekilde, belediyenin açtığı bir çukura........
