"Reçeteci" aydınlar ve "Yorgun Savaşçı"yı yakan devlet
Bu aralar içim dışım Kemal Tahir… Bir hayli zamandan beri külliyatının içinde gezinip duruyorum çünkü.
İlk kez 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren tanıştım onunla. Köy romanlarına müptela olduğum o doymak bilmeyen bir iştahla kitaplara saldırdığım dönemde… Hakkâri Halk Kütüphanesi’nin pek kimselerin uğramadığı küflü kitap kokan deposunda elime geçen “Yediçınar Yaylası”nın kışkırtıcı adı beni öbür romanlarını da bulup okumaya götürmüştü hafızam yanıltmıyorsa. Tabii eksik kalanlar olmuştu. Hem onları hem de eskiden okuduğum bazılarını yeniden okudum bu arada.
Hapishaneden çıkıp daha “meselesi olan” romanlar yazmaya başladığı 1950’lerin sonundan bugüne, “sağıyla-soluyla en çok oynanan” yazardır Kemal Tahir. Bazen hem sağcılar hem solcular aynı anda ona hücum ettiler. Bazen de hem sağcılar hem solcular aynı anda sahiplendiler. Gün geldi, solcular onu sağa atınca, (Yalçın Küçük, sağcılara, “Size Kemal Tahir’i verelim, siz de bize Peyami Safa’yı verin” demişti) sağcılar “aman istemeyiz, sizin olsun” dediler. “Devlet Ana” romanını yazıp Osmanlı’yı “kerim devlet” ilan edince bu kez sağcılar onun “sola bırakılmayacak kadar kıymetli” olduğunu yeniden keşfedip el üstünde tuttular. Elden gittiğini görüp panikleyen bazı solcular ise son yıllarda “o sağa sığmayacak kadar büyük bir yazardır,” demeye başladılar.
Belki de gittiği yerde bütün bu çocuksu “çekişmeleri” kıs kıs gülerek seyredip, “Reçeteci Türk münevveri hâlâ bıraktığımız yerdeler,” diyordur can dostu Cemil Meriç’e.
Mesela en son okuduğum kitabı olduğu için “Yorgun Savaşçı” romanına bakalım. Roman, ilk kez 1965 yılında çıkmış piyasaya. Kitap, Mondros Mütarekesi’nden, yani 1918 yılından başlayarak, milli mücadelenin güçlendiği 1920’lerin ortalarına kadar olan dönemi anlatıyor.
Tuhaftır, daha sonra Oktay Akbal ve İlhan Selçuk gibi Cumhuriyet yazarları tarafından yaylım ateşine tutulacak olan roman, 1967 yılında yine de Cumhuriyet Gazetesinin verdiği Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görüldü. O vesileyle o günlerde kendisiyle yapılan bir mülakatta Kemal Tahir romanı hangi “dertle” yazdığını şöyle anlattı:
“Memleketin en kara günlerinde, düşman kapıya dayanmışken, başından beri siyasete bulaşmamış, orta rütbeli fedakâr Türk subayının, ordusuz kalma dramını anlatmak istedim. Bunu anlatırken 1918-1919 yıllarının o ağır memleket şartlarını, bilhassa direnenlerin umudunu hiç kaybetmeyişini göstermeye çalıştım. Buna Türk toplumunda ordunun o özel, o köklü yerini belirtmek istedim desem, tam yeridir.”
Türkiye’de askerler, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşundan itibaren hep siyasetin içinde yer aldılar. İsyan ettiler, paşa istediler, vezir istediler, en sonunda padişahın kellesini istediler. İstediklerini veren padişahların kellelerini de sahiden aldılar.
Tarihçiler; Osmanlı’da darbeler tarihinin Fatih’in hükümdarlığında 1446’da Buçuktepe İsyanıyla başlayıp, 1913’teki Bab-ı Ali baskınıyla sona erdiğini söylerler. Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı tarihinde bir askeri darbeye maruz kalmamış padişah hemen hemen yoktur. 36 Osmanlı padişahından on ikisi askeri darbeler neticesinde tahttan indirilmiş, bunlardan yedisi darbeciler tarafından öldürülmüş, direnen beşi eceliyle bu dünyadan göçmüştür.
Kemal Tahir ise, “Yorgun Savaşçı”da bu darbeci askerleri değil, cihan harbiyle beraber iç ve dış cephelerde yapayalnız, “kendi vatanlarında vatansız” kalmış, arkalarında duran bir devletleri olmadan, sadece ve sadece vatanı savunmak için çarpışan, siyasetten uzak durmuş küçük rütbeli subayların dramını anlatır bize. Onlar ne kendileri için bir şey istediler ne de darbe yapıp başa gelmek gibi bir dertleri vardı. Romanın geçtiği dönemde memleket işgal altında, millet yokluk içinde, ordu darmadağın... Bir asker için bundan daha feci bir şey olabilir mi? Savaşlar içinde gözlerini hayata açmış olan o zabitler kendilerini suçlu görüyor, halk da bu ağır yeniliğinin müsebbibi olarak onları görüyordu zaten. İşte bu dram, bu romanda ete kemiğe büründü. Hamaset yok, kahramanlık naraları yok. Bu “dağınıklığın”, bu upuzun “bozgunun” ardından küllerinden doğmaya çalışan bir milletin hikâyesi var sadece.
Ermeni tehcirindeki dahli sebebiyle “Diyarbekir kasabı” olarak bilinen Çerkez Vali Doktor Reşit Bey’in kendisini tutuklamaya gelenlerden kaçamayıp tabancasını ağzına sokarak intihar etmesiyle başlayan roman, Mustafa Kemal’in Çerkez Ethem’i Yunan saflarına sürmesi ve “Anzavur İsyanı”nın bastırılmasıyla sona erer. Zira bu andan itibaren “ordusuz kalmış subayın dramı” da biter. Çünkü bu tarihten itibaren düzenli ordu, yani “nizami devlet” tekrar çıkar ortaya.
Bu yüzden bu romanda “Neden Mustafa Kemal’in rolü azdır?” gibi abuk bir soru sorulamaz. Ama işte bu soruyu, roman çıktıktan bir süre sonra Cumhuriyet gazetesi yazarı Oktay Akbal sordu. Akbal’a göre romanda Mustafa Kemal Paşa’yı tasvir, hak ettiği derinlikte değildir. Mustafa Kemal geri planda, İttihatçılar ise ön plandadır. Roman Kurtuluş Savaşı’nın kutsallığını yadsıyor. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç dönemini bu kadar “yılgınlık içinde” anlatan bir romanı gazetesi Cumhuriyet’in mükâfatlandırmış olması ise anlaşılır bir şey değildir.
Kemalist solculardan sonra romana ikinci eleştiri sosyalist soldan geldi. Dönemin en etkili edebiyat eleştirmeni Fethi Naci, Marksist metodolojiden hareket ederek; Kemal Tahir’in tarihi sınıf çelişkileri üzerinden değil, “devlet” ve “aydın-halk kopukluğu” gibi kavramlar üzerinden okumasını ideolojik bir sapma olarak kayda geçirdi. Sosyalist solun genel kabullerine göre İttihatçılar, burjuva milliyetçisi ve maceracı bir gruptur. Fethi Naci ve onun gibi düşünen Marksistler, Kemal Tahir’in İttihatçı subayları adeta birer trajik kahraman gibi estetize etmesini solculukla bağdaştırmazlar.
Ayrıca Kemal Tahir romanında “Asya Tipi Üretim Tarzı”na vurgu yapmış, Türkiye'nin Batı gibi feodalizm ya da kapitalizm aşamalarından geçmediğini, Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) denen kendine has bir toplumsal yapıya sahip olduğunu savunmuş, Marksist bir kavram olan “ATÜT tezini” yerlileştirerek, Doğu ile Batı arasındaki yapısal ayrımı romandaki karakterler üzerinden tartışmaya açmıştı.
Fethi Naci yerden göğe kadar haklıydı zira daha önceki romanlarında da arz-ı endam eden “Farmason” lakaplı Doktor Münir, tam da onun söylediklerini anlatmak için girmişti romana. Onun diyalogları, görüşlerini roman aracılığıyla açıklama imkânı verir Kemal Tahir’e.
Doktor Münir’e göre Osmanlı'da Batı tarzı bir feodalizm, mülk sahibi bir aristokrasi ya da köklü bir burjuvazi yoktu. Toprağın şahıslara değil devlete ait olması, yani miri toprak sistemi, Doğu toplumlarını Batı'nın sınıf çatışmalarından ayıran temel unsurdu. Kemal Tahir'in yorumunda Doğu’da devlet, Batı'da olduğu gibi sömürücü bir egemen sınıfın aracı değildir. Devlet, üretimi organize eden, bayındırlık işlerini üstlenen ve halkı dış tehlikelere karşı koruyan bir “baba”; daha sonra yazacağı “Devlet Ana”da ete kemiğe büründüreceği deyimle “kerim devlet”tir. “Yorgun Savaşçı”da çöken Osmanlı'nın ardından Milli Mücadele'nin örgütlenmesinde, halkın sınıfsal bir refleksle değil, yıkılmış olan devleti yeniden ayağa kaldırma fikrinden hareket ettiğini söylüyordu.
Romanda İttihat ve Terakki üyelerinin düştüğü en büyük hata, Osmanlı'nın bu özgün yapısını kavramamış olmalarıdır. İttihatçılar, bünyesinde hiçbir zaman Batılı anlamda burjuva sınıfı barındırmayan bir topluma, Batı'nın kurumlarını ve sınıf temelli reçetelerini dayatmaya çalışmışlardır. Kemal Tahir bunu temelsiz bir idealizm ve yabancılaşma olarak eleştirmişti romanında.
Kemal Tahir’in bu özgün fikirleri, o güne kadar hep şablonlarla hareket etmiş, kendi düşüncesi yerine Batıdan alınma kötü çevri metinlerle beslenmiş doğmatik sol örgütleri böldü. Bir kısım solcu, Kemal Tahir'i "Sınıf mücadelesini reddedip devleti........
