menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Beybabalar" veya bir cinayet, bir hanedan, bin sürgün

258 0
06.09.2026

Kendi deyimiyle “Akademisyenlik, Boğaziçi Üniversitesi'nde dekanlık, gazetelerde köşe yazarlığı, televizyonlarda programcılık, birçok parti ve şirkette siyasi ve kurumsal danışmanlık, birçok şirkette üst düzey yöneticilik, devlette müşavirlik, milletvekilliği ve nihayet Dışişleri Bakanlığı yapmış” olan Emre Gönensay, bir süre önce yayımlanan, “Hayata Açtığım Yelken” (Remzi Kitapevi) adını verdiği hatıratında; annesi Müveddet Hanım'ın (ki Cizîra Botan Beyi Bedirhan Bey'in oğlu Abdurrahman Sami Bey'in kızıdır), çocukken bulduğu her fırsatta “asi ve hırslı tabiatından” mütevellit kendisine, “Sen isyankâr Bedirhanlara benzemişsin,” dediğini aktarır. (s.19)

Emre Gönansay; Robert Kolej'i bitirip Columbia Üniversitesi'nde master yaptıktan, Londra Üniversitesi'nde de doktora derecesi aldıktan sonra Türkiye'ye dönüp Boğaziçi Üniversitesi'nde profesörlük yapmış, ardından çeşitli özel kuruluşların ve bankaların yönetim kurullarında görev almış olmasına rağmen; belki de 1987 yılında Manisa'dan milletvekili adayı, sonrasında da Cumhurbaşkanlığı başmüşaviri oluncaya kadar anne tarafındaki akrabalarını pek merak etmemiş; kendi deyimiyle, kendisinin “Bedirhani aile büyükleriyle hemen hemen hiç teması” olmamış, anne tarafından dedeleri olan “Bedirhanların hikayesini, tarihteki önemli yerlerini seneler sonra, ileri yaşlarda, kitaplardan okuyarak” öğrendiğini belirtir. (s.20)

2003 yılında Gönensay; Cengiz Çandar, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ve eski Dışişleri Müsteşarı Özden Sanberk’le birlikte bir televizyon kanalı için “Ufuk Turu” adında bir program yapıyorlar. O sırada Cengiz Çandar Irak’a gider; Talabani’yle görüşürken, Mam Celal’in masasının arkasındaki duvarda Mir Bedirhan’ın bir yağlıboya tablosunu görünce ona bakıp, “Beraber program yaptığımız Emre Gönensay, Bedirhan Bey’in torunudur,” deyince Celal Talabani çok şaşırır, “Bir gün buraya getirsene, burada Bedirhanilerin bir jübilesini yapalım” der. Program çekimi sırasında bu anekdotu aktaran Cengiz Çandar’ın söyledikleri, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ı da en az Celal Talabani kadar şaşırtır ve “Allah Allah sizde Kürtlük var mı?” der Gönensay’a hayretle. Gönensay, “Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı benim atalarımda Kürtlük olduğunu bilmiyordu,” dedikten sonra şunları yazar: “Yakın zamana kadar Kürt tarihi üzerine kitap yayımlamak Türkiye’de mümkün değildi. Bu sebeple bunu bilen çok insan olduğunu sanmıyorum. Ben bile Kürt siyasi tarihini çok yeni öğrendim. Belki Süleyman Demirel biliyordu çünkü ondan hiçbir şey kaçmazdı. Ama aramızda hiç bahsi geçmezdi.” (s.263)

İşte böyle; bazen tarih, onu yazanlardan bile kendi gerçeğini saklamayı başaran ketum bir sır küpüdür.

Eski MİT Müsteşarı’nın, “ANAYOL” adıyla bilinen, ANAP ile DYP ortaklığıyla, Mesut Yılmaz’ın başbakanlığında 1996 yılında kurulan 53. hükûmette Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Gönensay’ın, anne tarafından dedelerinin Kürt olduğunu bilmemesini bir tarafa bırakalım, yine aynı kitapta Gönensay’ın anlattığı çok ilginç bir başka anekdotu bakalım şimdi de.

Emre Gönensay’ın, Sultan Abdülhamit’in torunu Ertuğrul Osman Efendi ile can ciğer kuzu sarması bir dostluğu var. Yazları Osman Efendi İstanbul’a geldiğinde, kışları ise o New York’a gittiğinde, bulabildikleri her fırsatta buluşup sohbet ediyorlar.

Bir seferinde Gönensay, Osman Efendi’nin kimin torunu olduğunu düşünmeden dedesinin bir mektubundan bahseder ona.

Anne tarafından dedesi Abdurrahman Sami Bey, 1906 yılında Sultan Abdülhamit tarafından Trablusgarp’a sürgün edilmiş. Üç yıla yakın süren bu tutsaklık boyunca ailesinden hiç kimseyle görüştürülmemiş, mektup yazmasına ya da almasına izin verilmemiş. 1908 ihtilalinden bir ay sonra, özgürlüğüne kavuşmasına yakın bir zaman kala zindanda Fransızca olarak kaleme aldığı bu mektupta, Sultan Abdülhamit’e karşı lafını esirgememiş.

Kızı Leyla’ya (Gönensay’ın teyzesi) yazdığı bu mektup; doğruluktan, dürüstlükten, memleket için çalışmanın erdeminden bahseden, fevkalade güzel tasvirlerle bezeli, Kürtçülükle ya da milliyetçilikle hiç alakası olmayan, Osmanlı vatanperverliğiyle dolu bir metindir. Mektup, “Sayısız kurbanlar verdik ama sonunda o zalim hükümdarı tahtından devirmeyi başardık,” cümlesiyle biter.

Gönensay, bu mektuptan bahsettikten sonra Bedirhan ailesini, Abdurrahman Bedirhan’ı, Kürt kökenini ve dedesinin Trablusgarp’a nasıl sürüldüğünü heyecanla anlatır Osman Efendi’ye. Osman Efendi ise çok şakacı bir insan; Gönensay’ı pürdikkat sonuna kadar dinler ve dudağına kondurduğu muzip bir gülümsemeyle, “Aman efendim, sizin beybabanızı oraya benim beybabam sürmüş olmasın?” der. Kiminle konuştuğunun ancak o sırada farkına varan Gönensay, “Evet efendim, aynen öyle olmuş,” diye karşılık verir ve ikisi birlikte kahkahalarla gülerler. (s.25)

İşte böyle; tarih, geçmişin trajedilerini, zamanın süzgecinden geçirerek gelecek kuşakların birlikte güldükleri bir hafıza mirasına dönüştürmekte üstün yetenekleri olan bir oyun yazarıdır bazen.

Peki, Ertuğrul Osman Efendi’nin “bey babası” Sultan Abdülhamit, Emre Gönensay’ın “bey babası” Cizîra Botan Beyi Mir Bedirhan’ın oğlu Abdurrahman Sami Bey'i neden Trablusgarp’a sürmüştü?

Hikaye hem trajik hem de Osmanlı-Kürt ilişkisinde yeni bir dönemin kapsını aralayan talihsiz bir hadisedir.

Gönansay hatıratında, hikâyeden kısaca bahseder. İstanbul’dan imparatorluğun en ücra köşelerine doğru başlayan büyük Kürt sürgününün teferruatını ise; tıpkı Gönensay gibi o aileyle olan akrabalık ilişkisinden yıllarca bihaber kalmış, tamamen bir tesadüf sonucu kökleriyle tanışıp atalarının hikayesini eksiksiz yazabilmek için kendini tarihe vermiş ve spesifik olarak “Bedirhaniler tarihi” üzerine yazdığı birkaç kitapla bu alanda bence yaşayan en iyi tarihçi olma vasfını ispatlamış olan başka bir Bedirhani’nin, Ahmet Kardam’ın yazdıklarından öğreneceğiz.

Emre Gönensay’la uzaktan akraba olan Ahmet Kardam, ODTÜ mezunu TKP’li bir komünistti. 12 Mart’ta Hollanda’ya kaçtı. 1974 affıyla memlekete döndü. “Politika” gazetesinde yayın yönetmenliği yaptı, “Ürün” dergisinde ve gizli komünist partinin yayın organlarında yazdığı politik analizlerle militanlara yol gösterdi. 12 Eylül’den sonra da Almanya’ya kaçtı. Parti çalışmalarına burada devam etti. 55 yaşına kadar kendini tam bir “Beyaz Türk” olarak gördü. Çünkü her iki tarafı da Türkiye ortalamasının çok üstünde sayılacak derecede varlıklı olan ailesi, kendilerini “Türk” saymışlardı. Annesi Amerikan Kız Kolejinde okumuş, babası Robert Kolej mezunuydu. Aile, Ankara sosyetesinde tanınan “sıkı CHP’li” seküler bir aileydi.

1992 yılında, Fethiye’de yaşayan ablası Ahmet Kardam’a “yılbaşı hediyesi” olarak, babaanneleri Nazire Hanım’ın 1970’li yılların ikinci yarısında ölmeden önce kendisine emanet ettiği, İslam alfabesiyle yazılmış bir defter ve onun Latin harfli transkripsiyonunu yollar. Babaanneleri, defteri torununa verirken, “Burada aile büyüklerimin biyografisi var, bunu iyi sakla”........

© Habertürk