menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Amerikalılar bu filmi neden beğenmedi?

66 0
11.05.2026

John Davidson (Scott Ellis Watson), ortaokula yeni başlayan ve tüm yaşıtları gibi hayalleri olan bir ergendir. Öylesine yetenekli bir kalecidir ki antrenörü ileride profesyonel futbolcu olacağından emindir. Babası (Steven Cree) onunla gurur duyar. Kalabalık bir işçi ailesinin çocuğudur. İskoçya ile Kuzeydoğu İngiltere arasında kalan bölgede, küçük bir kentte yaşar. Boş vakitlerinde balık avlamayı sever. Okulun ilk günü öğle yemeğinde aynı masada oturduğu kızlardan birine sinemaya gitmeyi teklif eder. Kız olumsuz yanıt vermez. Onun için her şey yolundadır. Ta ki bir sabah kalktığında kontrol edemediği o tikler başlayana kadar. Öğretmenin verdiği parçayı okumakta neden zorlandığını anlamaz. Annesi (Shirley Henderson) “Bu gece iyi dinlen, sabaha hiçbir şeyin kalmaz” der. Ama ertesi günlerde daha da büyük sorunlar ortaya çıkar.

John Davidson, hiç olmadık yerde insanlara küfretmeye; asla söylenmemesi gereken ifadeler kullanmaya başlar. Yemek sırasında yaptıkları katlanılmazdır. Her seferinde özürler diler, istemsiz hareketlerini ve ağzından çıkanları kontrol edemediğini söyler. Ama annesi ve babası dahil kimse ona inanmaz. Okulda, atılmanın eşiğine kadar gelir. Babası onu bahane edip evi terk eder. Sene 1983’tür ve sadece yaşadığı küçük kent değil, konunun uzmanları dışında dünyanın geri kalanı da Tourette Sendromu’ndan habersizdir. Kaldı ki, henüz tanı bile konmamıştır.

“Ağzımdan Kaçtı” (I Swear), 12 yaşında bir çocuğun sadece hayallerinin değil, tüm hayatının adım adım nasıl çöktüğünü gösteren hayli etkileyici ve çok üzücü bir ilk perdeye sahip… Özellikle, akşamın karanlığında suçluluk duygusuyla tek başına evden çıktığı sahnedeki yalnızlığı, çaresizliği çok dokunaklı... Birkaç gün içinde herkesin nerdeyse nefret ettiği biri haline geliyor. Hastanede yatarken annesinin yanında olması, biraz olsun rahatlatıyor bizi. En azından bir kişinin ona sahip çıktığını ve onu kabullendiğini görmek iyi geliyor.

13 yıl sonra, 25 yaşındaki John Davidson’ı (Robert Aramayo) ilk gördüğümüz anlarda, her şeyin biraz daha iyi olacağına dair bir umut beliriyor içimizde nedense. Geçip giden yıllar içinde John ve ailesinin durumu idare etmenin bir yolunu bulduklarını düşünmek istiyoruz. Ama dakikalar ilerledikçe John için hiçbir şeyin düzelmediği netleşiyor.

Eğitimini yarıda bırakmış, ailesi dağılmış ve sadece annesi kalmıştır yanında. Kimsenin arkadaşlık yapmak istemediği yalnız birisidir ve durumunu kabullenmiştir. Daha kötüsü, tedavi edilecek bir hastalık değil, ömür boyu sürecek bir sendrom yaşadığını anlamıştır. Şehre dönen çocukluk arkadaşı Murray (Francesco Piacentini-Smith) herkesten farklı davranır John’a. “Hadi gel takılalım” der ve ikisi bir müddet yürüyüp sohbet ederler. Arkadaşı onu eve yemeğe davet ettiğinde, kabul etmez. Kendi evinde bile sofraya oturamayan, sadece küfürleri değil, istemsiz hareketleriyle yemeği başkaları için kabusa çeviren biridir sonuçta. Ama Murray’in annesi Dottie (Maxine Peake) başkalarından farklıdır. Doktorların kanser nedeniyle 6 ay ömür biçtiği Dottie, yıllarca psikiyatri bölümünde çalışmış bir hemşiredir ve John’ın gitmesine izin vermez. Yemeğe kalmasında ısrar eder. John kalır ve sadece yemek değil, bütün ziyaret baştan sona çok kötü geçer. Neler yapmaz ve........

© Habertürk