menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İKİ KAPAĞIN ARASI

21 0
06.10.2026

Kûfe'de miydi, Medine'de miydi, rivayet söylemez. Söylediği şudur:

Benî Esed kabilesinden Ümmü Ya'kub adında bir kadın, Abdullah b. Mes'ud'un (r.a.) huzuruna gelir. Kulağına bir söz ulaşmıştır: İbn Mes'ud, Allah'ın yarattığı sureti süs uğruna değiştiren bazı âdetleri lanetle anmıştır.

Kadın itiraz etmeye gelmiştir. Cümlesi kendinden emindir:

“İki kapağın arasını baştan sona okudum. Senin söylediğini orada bulamadım.”

İbn Mes'ud'un cevabı kısadır:

“Okusaydın, bulurdun. ‘Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden men ettiyse ondan sakının’ ayetini okumadın mı?”

“İşte Resûlullah (s.a.v.) bunu yasakladı.”

(Haşr 59/7; Buhârî, Tefsîr, Haşr 4; Müslim, Libâs 120)

On dört asır geçti. Aynı cümle bugün yeniden duyuluyor. Bu sefer bir kadının samimi sorusu olarak değil; kürsülerden, ekranlardan, büyük bir özgüvenle: “Kur'an'da yok.” “Kur'an bize yeter.” “Peygamberin görevi tebliğdi, o kadar.”

Söyleyenlerin elinde yine o iki kapak var. İbn Mes'ud'un cevabı da yerli yerinde duruyor.

Gelin, iki kapağın arasını bir de biz okuyalım.

Okumaya, o daha gelmeden başlayalım.

Âli İmrân suresi, peygamberlerden alınmış bir sözü haber verir. Rabbimiz onlara şöyle buyurur: “Size kitap ve hikmet verdikten sonra, yanınızdakini doğrulayan bir resul geldiğinde ona mutlaka iman edecek ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. Kabul ettiniz mi? Bu ağır ahdimi üstlendiniz mi?” Peygamberler “Kabul ettik” derler. “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlerdenim.” (Âli İmrân 3/81)

Ayetteki ikinci fiil üzerinde durmak gerekir: le tensurunnehû, ona mutlaka yardım edeceksiniz. Nasr, sıradan bir destek değildir; çoğu zaman düşmana karşı, saf tutarak verilen yardımı anlatır. Sanki o daha gelmeden ona düşman çıkacağı biliniyordu ve bütün peygamberlerden, o gün onun safında duracaklarına dair söz alınıyordu.

Abdullah b. Abbas'tan (r.a.) gelen rivayet, sözün iki katlı olduğunu anlatır. Her peygamber hem kendisi ona iman edeceğine söz verdi hem de ümmetine onu haber verip onlardan aynı sözü almakla yükümlü kılındı. Tarih boyunca gelen her peygamber, kavmine Rabbini anlatırken bir kapıyı da aralık bırakıyordu: Biri gelecek.

İbrahim (a.s.) ile İsmail (a.s.), Kâbe'nin temellerini yükseltirken o aralık kapının önünde dua ettiler: “Rabbimiz, ikimizi sana teslim olanlardan kıl; soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet çıkar. Bize ibadet yollarımızı göster, tövbemizi kabul et. Rabbimiz, onların içinden, onlara ayetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir resul gönder.” (Bakara 2/127129)

Asırlar sonra o resul, kendini şöyle tanıtacaktı: “Ben atam İbrahim'in (a.s.) duasıyım.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 127)

Kendilerine kitap verilenler onu, oğullarını tanır gibi tanıyordu (En'âm 6/20). Kur'an, Yemen krallarının unvanı olan Tübba'ın kavminden iki yerde söz eder (Duhân 44/37; Kâf 50/14). Kurtubî'nin naklettiği bir rivayete göre bu krallardan biri Yesrib'i yıkmaya geldiğinde, oradaki âlimler onu durdurdu: Burası, ahir zamanda gelecek peygamberin hicret yurduydu. Kral vazgeçti. Hiç göremeyeceği o peygambere bir mektup yazdırıp emanet etti. Rivayete göre mektup nesilden nesile el değiştirdi ve Resûlullah (s.a.v.) Yesrib'e hicret ettiğinde sahibine ulaştı. Bazı rivayetler, Yahudi kabilelerinin Yesrib'e yerleşmesini de aynı beklentiye bağlar.

Bakara suresi ise bu uzun bekleyişin nasıl bittiğini tek cümleyle söyler: “Daha önce inkâr edenlere karşı onunla zafer diliyorlardı. Tanıdıkları gelince onu inkâr ettiler.” (Bakara 2/89)

Demek ki beklemek, kabul etmek değilmiş. Tanımak, teslim olmak değilmiş. İnsan, yıllarca yolunu gözlediği kapı açıldığında eşikte durup geri dönebiliyormuş.

Bize gelince, biz bu bekleyişin hiçbirini yaşamadık. Ne ahit meclisinde bulunduk, ne Kâbe'nin duvarına taş taşıdık, ne de göremeyeceğimiz birine mektup yazdık. Gözümüzü açtığımızda o gelmiş, söz söylenmiş, yol gösterilmişti. İki nimete birden, hiçbir bedel ödemeden kavuştuk: Gelenin son peygamber olmasına (Ahzâb 33/40) ve bizim onun ümmeti olmamıza. Rabbimiz bunu bir lütuf olarak hatırlatır: “Andolsun ki Allah, müminlere kendi içlerinden bir resul göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur.” (Âli İmrân 3/164)

Eğer o son peygamber olarak gelmeseydi, biz ne olurduk? Vahiy devam etseydi ve biz yeni gelen peygambere tâbi olmasaydık, hâlimiz ne olurdu? Tıpkı Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi olmaz mıydık? Tarih bize gösterdi ki eski dinlerini terk etmek o kadar da kolay değil.

Efendimizin (s.a.v.) son peygamber olması, Allah'ın (c.c.) bize ikramı, çok büyük bir lütfudur. Sadece bu nimetin büyüklüğü için bile her gün şükretsek az gelir.

Beklemeden kavuşulan nimetin bir tehlikesi vardır: Kıymeti bilinmez.

Şimdi İbrahim'in (a.s.) duasına cevap veren ayetlere bakalım: Bakara 151, Âli İmrân 164, Cuma 2. Üç ayrı surede, neredeyse aynı cümle. Rabbimiz, gönderdiği resulün dört vazifesini sayar:

Ayetlerini okur. Onları arındırır. Onlara kitabı öğretir. Onlara hikmeti öğretir.

Bir postacının vazifesi tektir: Getirir, bırakır, gider. Mektubu açıp harf harf öğretmez, okuyanın kalbini temizlemez. Resûlullah'ın (s.a.v.) vazifesi, bazılarının iddia ettiği gibi yalnızca vahyi teslim etmek olsaydı, ayetler tek bir vazifeyle yetinirdi. Oysa Rabbimiz dört vazife saydı. Bu dört vazifeden üçünü silip “Kur'an bize yeter” diyen, Kur'an'ın kendi cümlesini dörtte bire indirmiş olur.

Postacı, getirdiği mektuba bakıp “bu helal, bu haram” demez. Kur'an ise Resûlullah'ı (s.a.v.) tam da böyle tanıtır: “O, onlara iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar; temiz şeyleri helal, pis şeyleri........

© Habername