menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

NEDEN HERŞEYE RAĞMEN TÜRKİYE

13 0
13.03.2026

Merhum Aliya İzzetbegoviç, vefatından hemen önce malumunuz ülkesini Başkan Erdoğan'a emanet etmişti. Çünkü Balkanlar'da Türk demek Müslüman demekti. Sırplar, Boşnak-Arnavut soykırımına koyulduğunda Türkler'i yok etme sloganlarıyla harekete geçmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye'siz Balkanlar, yetim kalmış bir ocak manasına geliyordu.Yine malumunuz Pakistan'ın kurucularından olan ve milli şairi sayılan Muhammed İkbal, Pakistan'dan İngiltere'ye uçarken Türk hava sahasına girdikleri anda birden ayağa kalkar ve hazır ola geçer. Çünkü tüm Pakistan gibi sayın İkbal de Hint sahasının dolayısıyla kendilerinin nasıl ve kimler sayesinde İslam'laştıklarını ve yine bu dine Türkler'in asırlarca ne denli hizmetlerde bulunduklarını gayet iyi bilmekteydi. Zira, İstiklal Mücadelemiz sırasında kollarındaki bilezikleri çıkartıp yardım amaçlı gönderenler yine bu coğrafyanın insanlarıydı. Bunların yanında çeşitli yardım kuruluşlarımız vesilesiyle Asya'dan Afrika'ya dünyanın bütün mazlum coğrafyalarında yardım faaliyetlerine katılan ve bu sahalarda Türkiye'ye ne denli sevgi ve muhabbet beslendiğine yakinen şahit olan yazar-çizerlerimizin anlattıkları, kaleme aldıkları da oldukça mestedici vakalardı.Tüm bu anlatılanlar ve bunlara benzer olaylar, her ne kadar hakikatin ta kendisi olsalar da insanın bizzat kendi başına gelmedikçe daha çok gururunuzu olşayan hikaye-masalvari anlatılar olarak kalıyorlardı hafızalarımızda.Amerika'da dil ve yüksek lisans eğitimim boyunca genel olarak hep Vaşhington DC bölgesinde restoran işlerinde çalıştım. İş saatleri içerisinde müsait zamanlarımda yakın olması nedeniyle vakit namazlarımı NW 4. Cadde üzerindeki cemaati Malcolm X'in siyahi gönüldaşlarından oluşan Muhammed Mescidi'nde kılardım. Bunlardan birinde, camiye girdiğimde 4 kişi aralarında oturmuş sohbet ediyorlardı. Selam verdim. Tam namaza duracaktım ki, beraber kılmak istediklerini belirttiler. İkindi namazının sünnetini kılıp, farzına duracakken aralarından biri beni omuzlarımdan tutup ileri itti ve "sen kıldır" dedi. Ben ne kadar kabul etmeyip, imamlık görevini onlara bırakmak istesem de net bir şekilde kabul etmiyorlardı. En sonunda beni imamlık için ileri iten kişi "Sen Türk'sün. Son halifelik sizdeydi. Dolayısıyla bu görev sana düşer," dedi. İnanın şu anda bu sözcükleri yazarken bile tüylerim hala diken diken oluyor. O anki halimi artık siz düşünün. O duygu ve ruh haliyle namazı kıldırdım ama hayatım boyunca unutamayacağım bir ana sahip olmuştum.Dil kursunda bir dönem (1-2 ay) Kolombiyalı bayan arkadaşlara denk gelmiştik. Bunlardan kadın doğum uzmanı-doktoru olanı bir gün sınıfta hocanın da olduğu bir anda "Biz Müslümanlar'ı çok farklı biliyorduk. Engin ve Yaser (Suriyeli dış hekimliği mezunu bir arkadaş) bu fikrimizi tamamen değiştirdi." demişti. Yanındaki samimi olduğu diğer arkadaşı ise İslam hakkında sürekli sorular soruyor ve kendisine dilim döndüğünde yardımcı olmaya çalışıyordum. Hatta bir gün Falls Church şehrindeki Halalco isimli Müslüman-helal marketine giderek kendisine kitap bakmıştım. Tevafuk ki, burada karşıma Merhum Muzaffer Özok'un İslam'ın temel bilgilerini içeren İngilizce bir kitabına rastladım ve kendisine hediye ettim. Bir süre sonra bu bayan arkadaş yine sınıfta herkesin olduğu bir esnada kendisinin yarı Müslüman olduğunu açıklamıştı. Rabbim enaniyetten uzak eylesin ama o anda "Türk beklenendir" ifadesinin duygusal yansımasını-karşılığını bizzat yaşar olmuştum. İnşAllah bu bayan arkadaşımız sorularının peşinden daha da gitmiş ve aldığı cevaplar neticesinde tam olarak iman ile şereflenmiştir.Başkanımız (o zaman başbakan) Erdoğan, o dönem Davos'ta o meşhur "One Minute" çıkışını gerçekleştirmişti. Bunun üzerine aracımın plakasını değiştirerek, siyonist lobinin merkezinde One Minute plakayla kimi günler (haftasonları) sabahlara kadar sokak sokak çalışmaya başlamıştım. Bir gün trafikte, ısrarla uzun uzadıya korna çalan (ki orada alışa gelmiş bir durum değildir) ve bana yanaşmaya çalışan (sıkıştıran) bir araca denk geldim. Yavaşlayarak camı indirdim. O da camını indirdi. Tam "Ne yapmaya çalışıyorsun?" demişken kafamı bir kaldırdım ki, 2-3 küçük çocuğa/bebeğe sahip direksyondaki siyahi bayan gülerek "plaka çok iyi" diye seslendi. Hiç beklemediğim bu tepki karşısında, neredeyse şok olmuştum. Yine buna benzer bir şekilde münferit günlerde siparişi adrese götürürken yine siyahi Amerikalılar ve Latin Amerikalılar tarafından benzer hoş tepkiler ve alkışlar almıştım. Yüksek lisansımı tamamlayıp memlekete döner dönmez bir Balkan turuna katılmıştım. Bugün en eski Osmanlı şehirleri Bursa'da, Edirne'de bile Kosova Prizren'deki Osmanlı şehir dokusunu yakalayamazsınız. Yine aynı şekilde Makedonya'nın başkenti Üsküp'ün tarihi yarısı ve diğer şehirleri gibi... O şehirler ki, birinden diğerine seyahat ederken sanki Anadolu'daki bir şehirden diğerine geçiyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Hele ki, Kalkandelen'deki Harabati Baba Tekkesi'ne vardığınızda bu atmosferi daha da bir iliklerinizde hissediyorsunuz. (Benzer manzaralar/atmosfer Bosna Hersek için de geçerli.)Bu Bektaşi tekkesi, Kanuni Sultan Süleyman'ın eski eşi Mahidevran'ın ağabeyi Server Ali Paşa (Baba)'nın paşalıktan/komutanlıktan azlini istemesi ve sonrasında Kalkandelen'deki bölgeye gelmesi ile kurulmuştur. Bugün temsilcileri hala devam etse de pek de hak çizgide yol aldıkları söylenmemekte. Buraya vardığımızda külliye-çiftlik şeklindeki teknenin Mücahit Cumali ismindeki Makedon bekçisi ile tanışmıştık. Kendisi Sırp zulmü sırasında tekkeyi 80 arkadaşıyla bir gece baskınıyla geri alan mücahitlerdendi. Cumali ağabey, çiftlik içerisindeki Bektaşi dedesini domuz eti yediği ve şarap içtiği için sapkınlıkla suçluyordu. Yine biz oradayken dedenin AB heyetinden bazı misafirleri vardı.Ben daha çok Cumali ağabey üzerinde odaklanmak istiyorum. Cumali ağabey inanılmaz derece Türkiye ve Erdoğan sevdalısı biriydi. Sebebi ise Türkiye'yi payitaht olarak görüyordu. Erdoğan sevgisini ise yarım Türkçe'si ile şöyle ifade ediyordu: "Erdoğan, benim için anne-babamdan daha önce gelir. Çünkü annem babam beni doğurup dünyaya getirdi. Sadece o kadar. Oysa Erdoğan, bizim halifemizdir. O tüm dünya Müslümanları için çalışıp mücadele etmektedir. O, tüm dünya Müslümanları için umuttur ve O var oldukça bu umut hep var olacaktır." demişti. Elbette bir kez daha tüylerim diken diken olmuştu.Türkiye'ye döndüğümde Filyos Limanı'nda (doğalgaz arama çalışmaları ve tesis inşaasında) çalışan Azerbaycan Türkü bir teknisyen ağabey ile tanışmıştım. Kendisi Karadeniz'de yüksek derecede doğalgaz kaynağının bulunduğunu ancak asıl olayın Akdeniz'deki petrol yatakları olduğunu ifade etmişti. Nitekim o dönem Türkiye, ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail ile karşı karşıya gelmiş. Çok ciddi derecede siyasi gerilim yaşanmıştı. Türkiye bu süreçte KKTC ve Libya ile ortak faaliyetler ve anlaşmalar gerçekleştirirken, bahsi geçen bu devletler ise GKRK ve Yunanistan ile ortak faaliyet yürütmüşlerdi. Yani Doğu Akdeniz, geçen yüzyılın Ortadoğu'su olarak önümüzdeki yüz yıla enerji açısından damga vuracak bir öneme ve enerjiye sahipti. Ancak geçen yüz yıldan farklı olan şey ise Türkiye'nin bu koca kaynağı kolay kolay kimseye yar etmeyeceği gerçeğiydi. Nitekim, Türkiye'nin bu iradesini gören bu ülkeler bölgedeki faaliyetlerini durdurdular. Türkiye ise bu hedefini sadece erteledi!


© Habername