Cebimde Yalnızca Bu Kadar Para Var
Somali Günlükleri – 13
Cebimde Yalnızca Bu Kadar Para Var – I
Üç bölümlük yazı dizisinin ilk bölümüdür.
Henüz ortada ne gemi vardı ne konteyner.
Ama bu hikâyenin sonunda o bir avuç, terazide ikisinden de ağır çekecekti.
Nasıl olduğunu anlatabilmek için biraz geriye, Şangala’ya dönmem gerekiyor.
Şangala’dan döndüğümde üzerimde yalnızca kızıl kumların tozu yoktu.
Asker İsmail’in zorluklarala suladığı; çimden şekillendirip çevresini kum doldurulmuş pet şişelerle belirginleştirdiği Türk ve Somali bayrakları, ağaçların altında ders gören çocuklar, kampın kızıl kumları ve insanların bütün yokluklara rağmen hayata tutunuşu da benimle birlikte kampüse dönmüştü.
Gördüklerimi yalnızca anlatmakla yetinemeyeceğimi anlamıştım.
İçimde sürekli aynı soru büyüyordu:
Okullar tatile girmişti. Kampüs ve kamplarla ilgili yardım çalışmaları daha da yoğunlaşmıştı. Yapmak istediğim öyle çok şey vardı ki… Sosyal medya paylaşımlarımda bunlardan sık sık söz ediyordum.
Fakat bütün ihtiyaçların önüne bir mesele geçiyordu:6yy
Çocuklar ve gelecekleri.
Kampüste mutlaka bir Türk sınıfı açmak istiyordum.
Ben ona hiçbir zaman “Türkçe sınıfı” demedim; ısrarla “Türk sınıfı” diyordum.
Türkçe sınıfı, adını bir dersten alırdı. Kampüsteki mekânlar ise adlarını Türkiye’nin şehirlerinden alıyordu: Ankara Yetimhanesi, Erzurum İlkokulu…
Benim sınıfımın adıysa ne bir dersten ne de bir şehirden gelecekti.
Vatanın kendisinden gelecekti:
Orası vatanımdan Buhoodle’ye taşınmış küçük bir parça, öğretmenliğimin gerçek tarlası olacaktı. Tahtasının yanında şeref köşesi, duvarlarında panoları, penceresinde perdesi bulunacaktı.
Türkiye’deki herhangi bir okulun herhangi bir sınıfına benzeyecekti.
Yalnızca haftada birkaç saat Türkçe konuşulan dört duvarlı bir derslik değil; kitaplığı, öğretmen dolabı, eğitim araçları, masaları ve çocukların merakla dokunabileceği materyalleriyle gerçek bir sınıf…
Kendimi Türkiye’de hissedeceğim bir sınıf.
Çünkü kampüste kütüphane olarak ayrılmış bir mekân vardı ama bırakın kitabı, içinde boş bir raf bile bulunmuyordu.
Adı kütüphaneydi; fakat henüz kitapla, okumayla ve öğrenmeyle tanışmamıştı.
Sınıf olarak düşündüğüm salonun ise Buhoodle şartlarında büyük sayılabilecek bir konforu vardı:
Penceresinde sürgülü cam takılıydı.
Bunun burada ne anlama geldiğini anlatabilmek için şu kadarını söyleyeyim:
Kaldığım lojmanın pencerelerinde cam bile yoktu.
Şangala Kampı’ndaki çocukların durumu ise çok daha acildi. Ağaçların altında, rüzgârın, tozun ve yağmurun........
