SEN ÖĞRETMEN DEĞİL MİSİN?
Siz Yakup'u bilir misiniz?
Hani şu mahcup, mahzun, munis tavırları ile bir köy okulunda yetişmesi gerekirken, büyükşehirde kocaman bir okulda rastladığım Yakup'u canım. Yahu şehrin göbeğinde yetişmiş mahcup mahzun, munis çocuk olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Durun, durun anlatayım.
Bu okula yeni tayin olup gelmiştim. Eğitim sistemimiz bu sefer yönü belli olmayan yeni ufuklara yelken açmış, bizim bebelerin zeka durumlarını “bi görmek” için, belki de öğretmenlerin dadılık yönünü denemek için çocukları erke yaşta okula almaya karar vermişti. Bana, tamamı beş yaş grubundan birinci sınıfa kaydolmuş, başlarına bir ücretli öğretmen verilerek 1. sınıfı okumuş/okuyamamış, şimdi ikinci sınıf olan D şubesini verdiler. Aslında şu halleri ile şu anda birinci sınıfta olmaları gerekirdi. Önce bir durum tespiti yaptım. Sınıf üç guruptan oluşuyordu. Okuma yazma bilen on kişilik birinci grup, az da olsa heceleyerek okuyabilen, ama bazı sesleri henüz bilmeyen veya unutmuş olan on kişilik ikinci grup, hiç okuma yazma bilmeyen sekiz kişilik üçüncü grup. Sonra bütün planlarımı buna göre yaptım.
Yakup'u bu sınıfta tanıdım. Üçüncü grupta yer alan bir çocuktu. Bu grubu pencere kenarına, öğretmen masasının ön tarafına doğru oturtmuştum. Yakup üçüncü sırada oturuyordu. Sessiz, içine kapanık, özgüveni eksik, masum bakışlı, temiz yüzlü, temiz ruhlu, esmer bir çocuktu. Arkadaşlarına ve bana karşı oldukça saygılı davranıyordu. Dedim ya bu hal ve hareketleri ile bir köy okulunda rastlanması gerekirken, büyükşehirde kocaman bir okulda rastladığım Yakup. Meslek hayatımın dörtte üçü idarecilikle geçti. Müdür iken, sınıf öğretmenini, nöbetçi öğretmeni, müdür yardımcısını atlayıp bana gelip eften, püften meselelerle arkadaşını şikayet eden minikleri önce dinler, “ben hallederim” dedikten sonra arkalarından takip ederdim. Şikayette bulunan çocukların........
