Kur’an tasavvufa geçit vermez
Tasavvufun temelini, “Kur’an’ın bir zahir yönü vardır, bir de batıni. Şeriat zahiri yönünün tasavvuf batıni yönünü temsil eder.” inancı oluşturur. İslam’ın zahiri yani şeriatında “vahiy, akıl, ilim, mantık” geçerli iken batını yani tasavvufi yorumunda “sezgi, ilham, rüya, akılsızlık, ilimsizlik ve mantıksızlık” esastır. Bu açıdan tasavvufçular tarafından ortaya konulan esaslarda hiçbir ölçü yoktur. Rüyayı gören, ilhamı alan veya sezgiyi sezenin beyanı esas alınır. Bu yaklaşımla ortaya konan düşünceler Kur’an’ın zahir yönü dedikleri ayetlerle çatışırsa ayetleri tevil etme yönünü seçer rivayetleri esas alırlar.
Tasavvuf tarihi içerisinde bu zahir – batın ikilemi bazen öyle seviyelere çıkmış olmalı ki zaman zaman Kuşeyri, Hücviri ve Gazali gibi önde gelen bazı mutasavvıflar “Zahir – Batın” anlayışının meydana getirdiği uçurumun üzerine köprü kurma ve ortaya konan sapmaları tevil yoluna giderek kurtarmaya çalışmışlardır.
Tasavvufun Kur’an’dan referans alamayan sapmaları erken dönemlerde başlamış ve bu makas açılarak günümüze kadar genişleyerek gelmiştir. Günümüz de ise artık, “Allah adına kâinatı idare ettiğine inanılan Gavsların, Kutbu’l Aktabların, tasavvuf şeyhlerinin uydurdukları esaslarla tam anlamıyla İslam’a “Paralel bir din” haline getirilmiştir. Bu paralel dinde tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa’yı, Yahudilerin Hz. Üzeyir’i ilahlaştırdıkları gibi hâşâ “Muhammet eşittir Allah” denilerek Resulullah Allah ile eşitlenmiş, “Allah’ı rüyada gördüm” deyip yüzünü şeyhine benzetenler çıkmış, bin sene önce ölen bazı kişilerin ölmedikleri ve mezarlarından tasarruflarının hala devam ettiği iddia edilmiş, gavslar, kutuplar insanların kalplerini okuduğu inancı yaygınlaşmış, müritler nerede olursa olsun şeyhlerinin onları gördüğü, yardım ettiği iddia edilmiştir. Hülasa Kur’an’a, akla, ilme ve mantığa sığmayan bir sürü sapma itikat haline dönüştürülmüştür.
Kur’an bize İslam’ın bir akıl/vahiy dini olduğunu, vahyi veren Allah’ın onu anlamak için aklı da verdiğini, akılsız dinin anlaşılamayacağını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu sebeple İslam akıl baliğ olmayan yani aklı mümeyyiz vasfa ulaşmamış, kar ve zararı ayırt edecek seviyeye gelmemiş olan kişileri ve delileri muhatap kabul etmemiş ve sorumluluk yüklememiştir.
Kur’an’a “akli selim” bir anlayışla yaklaştığımızda görülecektir ki; “Akılsız din olmaz, dinsiz akıl da çok işe yaramaz.” Çünkü Allah’ın kitabı, “Akletmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?” “Tefekkür etmez misiniz?”, diyerek dinde akıllı olmayı olmazsa olmaz bir şart koşmuştur.
“İslam dini akıl dini değildir.” temel felsefesi ile meseleye yaklaşan tasavvufi akımlar ise müritlerini kendilerine davet ederken, “Aklı ve iradeyi bırakın, gelin şeyhimize teslim olun. Burada akıl geçerli değildir. Tasavvuf akılla olmaz. Mürit şeyhin elinde ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi olmalıdır. ” diyor. Yani bu hususta İslam dini ile tasavvufi düşünce tam anlamıyla bir çatışma içindedir.
İslam dini akıllı insanı muhatap kabul edip sorumluluk yüklerken, tasavvuf aklı öteleyerek insanın iradesini elinden alıyor.
İslam dini insana, “Aklını başına al. İslam akılsız anlaşılmaz.” Derken tasavvuf felsefesi, “Aklını başından at.” Diyerek aklı kovuyor.
Kur’an’ı merkeze alıp meseleye yaklaşanlar tevhidi bir çizgiyi yakalarken, aklı öteleyip merkeze gavsları, kutupları ve onların yazdıkları kitapları koyanlar ise tevhitten uzaklaşarak şirkin yamaçlarında kendilerine geniş alanlar buluyorlar.
İslam’da esas alınacak kitap Kur’an ve onun pratikteki uygulayıcısı olan Resul iken, tasavvufta esas olan, gavsların, kutupların, şeyhlerin söyledikleri ve onlara verildiğine inanılan kitaplardır. Bu kitaplara iman edilir, çünkü tasavvufçuların pirlerinden İbn-i Arabi, Celalettin Rumi gibiler, “Bu kitaplardan şüphe edilmez; bunlar aynen Kur’an gibidir. Kur’an’dan şüphe edilmediği gibi bu kitaplardan da asla şüphe edilmez.” Diyerek paralel dinin itikadını oluşturmuşlardır.
İslam dini, “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) esasını getirmiş ve insanlar arasında bunu yerleştirmeyi hedef alırken, tasavvufçu düşünce “Vahdet-i vücut” adı altında geliştirdiği felsefe ile İslam’ın tevhit esasıyla bağdaşması mümkün olmayan “La mevcuda illallah” (Allah’tan başka mevcut yoktur) demiştir.
Kur’an açık biçimde, “Allah, yarattıklarından hiçbirine benzemez.” (42/11) buyururken tasavvuf felsefesi yaratılanların tümünün Allah’ın benzeri olduğu inancındadır. Bu bakımdan Kur’an, Allah ile kâinatı, bir sayan ve temeli eski Yunan ve Hint mistisizmine dayanan “Vahdeti Vücut felsefesini” reddeder.
Tasavvufun piri saydıkları Muhiddin İbn-i Arabi “Füsüsul Hikem”” isimli kitabında İslam’ın tevhit inancıyla bağdaşması asla mümkün olmayan şu fikirleri beyan etmiştir:
“Hakikat budur ki Halik Mahluk, Mahluk Halik’tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır, belki O, tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır.”
İbn-i Arabi adı geçen kitabının başka bir yerinde ise, “Şu halde Firavunun iddia ettiği ‘Ben sizin yüce Rabbinizim sözü gerçekleşti. Çünkü her ne kadar o iktidar Hakk’ın aynı ise de Firavunun suretinde tecelli etmiştir.” Demiş ve Firavunu temize çıkarmıştır. Bu anlayışın günümüzdeki temsilcileri de Arabi’yi takip eden Cemal Nur Sargut gibiler ise, “Aslında puta tapanlar puta tapmıyor. Onlar da Allah’a tapıyor.” Deme........
