menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran Üzerinden Kurulacak Yeni Denge: Boğazlar, Boru hatları, Askeri üsler

37 0
28.02.2026

Şubat 2026 itibarıyla ABD ve İsrail, İran’a karşı ortak askeri operasyon başlattı. Forbes Türkiye’nin haberine göre, saldırılar hava ve denizden yürütüldü; İran’ın misillemesiyle özellikle Bahreyn’deki ABD üssü hedef alındı. Donald Trump, sosyal medyada yayımladığı videoda, operasyonun “Amerikan halkını savunmak ve İran’dan gelen yakın tehditleri ortadan kaldırmak” amacıyla başlatıldığını belirtti. Uluslararası ajanslar da operasyonun fiilen sahada başladığını doğruladı.

Resmî bir savaş ilanı söz konusu olmasa da, çatışmaların kapsamı ve hedefleri, bölgesel gerilimi ciddi şekilde artırıyor. İran misillemelerle karşılık verirken, Körfez’deki üsler ve enerji altyapıları potansiyel risk altında bulunuyor. Şimdi bu bağlamda bu gelişmeleri hangi perspektif üzerinden okumalıyız?

Amerika ve İsrail, İran’a karşı askeri bir hamleye girişiyorsa, bunun nedeni elbette ki ideolojik değil; güç dengesi, caydırıcılık ve jeopolitik zorunluluklardır. Gerçekçi perspektifte; devletlerin temel amacı hayatta kalmaktır. Bu noktada hayatta kalmanın yegâne yolu ise, potansiyel tehditleri erken aşamada sınırlamaktan geçer.

İran, devrim sonrası kurduğu güvenlik devleti yapısıyla bölgesel nüfuzunu vekil güçler, füze kapasitesi ve stratejik derinlik üzerinden genişletmeye çalıştı. Irak, Suriye ve Lübnan hattında oluşturduğu etki alanı, İsrail tarafından “çevrelenme”, Washington tarafından ise “hegemonik düzenin aşınması” olarak okundu. Bu noktada mesele ideolojik değil, yapısaldır: İran güç projeksiyonu yapabiliyorsa, karşı blok bunu dengeleme ihtiyacı hisseder. Realizm buna “güç dengesi refleksi” der.

İsrail açısından İran dosyası varoluşsal güvenlik meselesidir. Füze kapasitesi ve nükleer eşik tartışmaları, Tel Aviv’in güvenlik doktrininde önleyici saldırı seçeneğini sürekli masada tutar. ABD için ise konu daha geniştir: Körfez enerji akışının güvenliği, müttefiklerin korunması ve küresel caydırıcılığın sürdürülmesi…

Washington bir kez zayıf görünürse, yalnızca Orta Doğu’da değil, Asya-Pasifik’ten Doğu Avrupa’ya kadar caydırıcılığı sorgulanır.

Bu nedenle olası bir müdahale, yalnızca İran’a değil; sisteme verilen bir mesajdır. Ancak jeopolitik denilen olgu, harita üzerinde başlar ve asla orada bitmez. İran’ın konumu da bu açıdan sıradan değildir. Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin can damarıdır.

Bu boğazda yaşanacak bir aksama, yalnızca bölgesel değil küresel ekonomik bir sarsıntı yaratır. Enerji fiyatlarındaki sert yükseliş, Avrupa’dan Asya’ya enflasyonu tetikler, büyümeyi baskılar ve siyasi istikrarsızlığı artırır.

Dolayısıyla İran’a yönelik her askeri baskı, enerji piyasaları üzerinden tüm dünyayı rehin alır. Komşu ülkeler açısından ise, risk katmanlıdır. Körfez monarşileri —Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt— ABD askeri varlığına ev sahipliği yaptıkları için doğrudan hedef haline gelebilirler. Ayrıca; İran’ın misilleme kapasitesi simetrik olmak zorunda da değildir; füze, insansız hava aracı, deniz sabotajı ve siber saldırı gibi asimetrik araçlar yeterlidir. Bu ülkelerin petrol ve LNG terminalleri, modern ekonominin en kırılgan düğüm noktalarıdır.

Türkiye ise savaşın tarafı olmasa da coğrafyanın ortasındadır. Enerji geçiş ülkesi olması onu stratejik hale getirir. Karadeniz altından geçen TürkAkım ve Mavi Akım, yalnızca Türkiye için değil Avrupa için de kritik önemdedir. Kritik altyapılar büyük güç rekabetinde “yumuşak hedeflerdir”. Vladimir Putin’in bu hatlara yönelik sabotaj ihtimaline dair açıklamaları, doğrudan İran........

© Habererk