menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bölgesel Güçten Küresel Oyunculuğa: Türkiye

13 0
13.05.2026

Uzun menzilli füze teknolojisinin tarihsel gelişimi, modern uluslararası sistemin güç dağılımını ve devlet davranışlarını anlamak için kritik bir arka plan sunar. Bu teknolojinin ilk büyük kırılma anı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın V-2 roketleriyle ortaya çıkmış, Wernher von Braun gibi isimlerin çalışmalarıyla insanlığın kıtalar arası askeri erişim çağına girmesine yol açmıştır. Ancak bu kapasitenin gerçek anlamda stratejik bir güç aracına dönüşmesi, Soğuk Savaş döneminde gerçekleşmiş, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki rekabet kıtalararası balistik füzeleri yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi denge unsuru haline getirmiştir. Özellikle Küba Füze Krizi, nükleer başlıklı uzun menzilli sistemlerin uluslararası krizleri nasıl doğrudan sistemik bir felaket riskine dönüştürebileceğini göstermiş ve bu süreç nükleer caydırıcılık doktrininin kurumsallaşmasına yol açmıştır. Bu tarihsel çerçeve, bugün devletlerin füze teknolojisine neden yalnızca askeri değil, aynı zamanda varoluşsal bir stratejik araç olarak yaklaştığını açıklamaktadır.

Bu tarihsel birikim, günümüzde ortaya çıkan “yeni jeopolitik dengeyi” anlamak için de temel referans noktasıdır; ancak bu ifade çoğu zaman yanlış biçimde tek bir harita değişimi gibi algılanır. Oysa uluslararası sistem doğrusal değil, katmanlı ve sürekli rekabet üreten bir yapıya sahiptir. Güç dengesi bir kez kurulup sabitlenen bir durum değil, sürekli yeniden üretilen bir süreçtir. Bu nedenle uzun menzilli sistemler gibi stratejik kapasite artışları, sadece askeri dengeyi değil, algısal ve diplomatik dengeyi de eşzamanlı olarak değiştirir.

Türkiye’nin bu tablo içindeki konumu, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanan bölgesel ve küresel kırılmalarla birlikte yeniden şekillenmiştir. Türkiye uzun yıllar NATO çerçevesinde kolektif güvenlik sistemine entegre olmuş, ancak 1990’ların sonundan itibaren ve özellikle 2000’li yıllarla birlikte artan bölgesel çatışmalar Ankara’yı daha bağımsız bir savunma kapasitesi geliştirmeye yöneltmiştir. 2003 Irak Savaşı sonrası Irak’ın parçalı bir güvenlik yapısına sürüklenmesi, Türkiye için sınır güvenliği ve bölgesel istikrarsızlık risklerini artırmıştır. Ardından gelen Arap Baharı süreci, Orta Doğu’da devlet otoritelerinin zayıflamasına ve geniş çaplı iç savaşlara zemin hazırlamıştır. Özellikle Suriye İç Savaşı, Türkiye’nin güvenlik mimarisini doğrudan etkileyen en kritik kırılma olmuş; sınır ötesi tehditler, göç hareketleri ve vekalet savaşları Ankara’yı çok katmanlı bir savunma yaklaşımına zorlamıştır.

Bu süreçte Türkiye yalnızca askeri pozisyonunu değil, aynı zamanda savunma sanayi kapasitesini de yeniden inşa etmiştir. İnsansız hava araçları, hassas vuruş sistemleri ve elektronik harp yetenekleri, Baykar gibi aktörler üzerinden küresel ölçekte görünürlük kazanmış ve Türkiye’nin operasyonel caydırıcılık profilini belirgin biçimde yükseltmiştir. Bu dönüşüm, klasik anlamda “bölgesel güç” davranışlarını aşan, daha hızlı karar alabilen ve daha bağımsız hareket edebilen bir stratejik yapı üretmiştir. Bu çerçevede gündeme gelen ve yaklaşık 6.000 km menzile sahip olduğu ifade edilen yeni füze kapasitesi, bu dönüşümün en ileri aşaması olarak değerlendirilmekte; Türkiye’nin artık yalnızca yakın çevresinde değil, çok daha geniş bir stratejik coğrafyada etki üretebilen bir aktör haline gelme iddiasını güçlendirmektedir. Ancak bu tür bir kapasite artışının asıl etkisi askeri değil,........

© Habererk