Barrack, Erdoğan, Netanyahu
Görünen o ki, Sayın Büyükelçi (!) Tom Barrack’ın bu "muazzam" vizyonu sadece siyaseti değil, aile hayatımızı da dizayn etmeye aday. Barrack, Erdoğan ve Netanyahu isimlerini aynı "istikrar" potasında eriten bu yeni Ortadoğu doktriniyle, aslında modern anne ve babalar için de paha biçilemez bir hizmet sunuyor. Öyle ya, madem bölgenin kaderi bu "güçlü ve merkezi" isimlerin hizalanmasında gizli, neden yeni doğan bebeklerimize bu muhteşem kombinasyonu bir isim olarak vermeyelim? "Barrack Erdoğan Netanyahu"; kulağa hem bir "merhametli monarşi" fısıltısı gibi geliyor hem de bebeğinizin beşiğinde bile o "hibrit rejim" istikrarını hissetmesini sağlıyor. Altın emzik yerine "mavi boncuklu" bir diplomasiyle büyümek isteyen nesiller için bundan daha "ironik" ve "vizyoner" bir isim kombinasyonu herhalde bulunamazdı!
Habererk.com bünyesinde 20 Nisan 2026 tarihinde kaleme aldığımız "Öyle Göze Böyle Barrack" başlıklı yazımızda, bu şahsın sinsi diplomasisini ve "DNA" maskesi altına gizlediği müstemleke valisi tavırlarını en sert şekilde deşifre etmiştik. O gün dedesinin Osmanlı pasaportu üzerinden duygu sömürüsü yaparak "millet sistemi" güzellemesi yapan Barrack'ın, aslında Türkiye'nin üniter yapısını hedef alan bir "özerklikler konfederasyonu" projesinin mimarı olduğunu vurgulamıştık. Bugün gelinen noktada Barrack, o günkü zehirli fikirlerini bir adım öteye taşıyarak açıkça monarşi methiyeleri düzmekte ve Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik meşruiyetine dil uzatmaktadır. 20 Nisan’daki uyarılarımızın ne kadar haklı çıktığı, Barrack’ın Antalya’daki küstah çıkışlarıyla tescillenmiş durumdadır.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, diplomasinin nezaket kurallarını bir kenara itip kendisini bu toprakların mülki amiri sanan küstah bir tavırla karşımızda durmaktadır. Gayrimenkul imparatorluğundan devşirdiği tüccar zihniyetini, Türkiye Cumhuriyeti’nin köklü devlet geleneğine dayatmaya kalkan bu şahıs, müttefiklik ilişkisini bir emlak pazarlığına indirgeme gafletine düşmüştür. Barrack’ın son dönemdeki açıklamaları, sadece bir diplomatik skandal değil, Türk milletinin egemenlik haklarına ve Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in temellerine yönelik açık bir saldırı niteliği taşımaktadır. Kendisini bir "eyalet valisi" sanan bu emlakçı, Türkiye’nin iç işlerine ve yönetim biçimine dair hadsiz beyanlarda bulunurken, müttefiklik maskesi altında sömürgeci bir ajanda yürütmektedir.
Barrack’ın Ortadoğu için önerdiği "merhametli monarşi" ve "güçlü liderlik" güzellemeleri, aslında bölge halklarına demokrasiyi ve hukuku çok gören müstekbir bir aklın dışavurumudur. Batı tarzı demokrasilerin bölgede işlemediğini savunarak monarşi methiyesi düzmesi, Türkiye gibi asırlık meclis geleneği olan bir ülkeye yapılabilecek en büyük hakarettir. "Dünyanın bu bölgesi sadece güce saygı duyar" diyerek kaba kuvveti kutsayan bu zihniyet, aslında kendi emperyalist çıkarlarını daha kolay yönetebileceği otoriter yapılar arzuladığını itiraf etmektedir. Demokrasiyi bir "başarısızlık" olarak niteleyen Barrack, özgürlüklerin ve insan haklarının sadece Batı’ya mahsus bir lüks olduğunu ima ederek, Ortadoğu toplumlarını aşağılayıcı bir bakış açısıyla kategorize etmektedir.
Büyükelçinin Türkiye Cumhurbaşkanı ile çocuk katili Netanyahu’yu aynı "güçlü lider" parantezine alması, siyasi bir analizden ziyade bilinçli bir itibarsızlaştırma operasyonudur. Binlerce masumun kanını döken bir savaş suçlusuyla, Türkiye’nin seçimle iş başına gelmiş meşru liderini "istikrar" adı altında aynı kefeye koymak tam bir aymazlıktır. Barrack’ın "Netanyahu kendi ülkesi için iyi olanı yapmaya çalışıyor" ve "İsrail, Erdoğan yönetimindeki Türkiye'nin olması gerektiği görüntüyü görüyor" şeklindeki hezeyanları, Amerikan diplomasisinin içine düştüğü ahlaki çöküntünün en somut göstergesidir. Türkiye’nin İsrail karşıtı duruşunu küçümseyerek "Buradaki ikisinin arasındaki retorik, bence sadece bir retorik bu" demek, bu milletin onuruna dil uzatmaktır.
Tepkilerin odağındaki Barrack, "Ortadoğu'da yalnızca güçlü liderlik rejimlerinin işe yaradığını" söyleyerek geri adım atmamakta, aksine Fox News Digital üzerinden bu fikrini küstahça savunmaktadır. Barrack'ın şu ifadeleri zihin dünyasını ifşa etmektedir: "Bölgede canlı bir demokrasi olarak haklı olarak gösterilebilecek olan İsrail, bazı eleştirmenlerin 'kusurlu demokrasi' olarak tanımlamasına rağmen, olağanüstü zorluklar altında güvenlik ve refah sağlayabilen son derece güçlü ve cesur bir liderlik altında gelişen önemli bir istisnadır." Bu sözler, Netanyahu zulmünü "güçlü liderlik" kılıfıyla meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir.
Aynı röportajda Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili kurduğu şu cümleler ise bir büyükelçinin değil, bir operasyon aparatının ağzından çıkmış gibidir: "Düzenli çok partili seçimlerle bir başkanlık cumhuriyeti olarak işleyen Türkiye de, eleştirmenler tarafından güçlü otoriter eğilimleri olan hibrit bir rejim olarak tanımlansa da, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki güçlü ve merkezi liderliğin nasıl istikrar, ekonomik dinamizm ve iddialı bir bölgesel nüfuz sağladığını göstermektedir." Barrack, Türkiye'yi "hibrit rejim" ve "otoriter eğilimler" diyerek yaftalarken, aslında Erdoğan'ın liderlik tarzının bölge için "en iyi model" olduğunu iddia ederek sinsi bir tek adam yönetimi güzellemesi yapmaktadır.
Temmuz 2025’te "SDG, YPG’dir ve YPG de PKK’dır" diyerek yıllardır süren Amerikan yalanını itiraf etmesi, Türkiye’ye verilmiş bir taviz değil, aksine daha sinsi bir planın ön hazırlığıdır. Bu itirafın hemen ardından PKK’nın "silah bıraktığı" masalını anlatarak örgütü meşru bir siyasi aktöre dönüştürme çabası, Barrack’ın asıl niyetini ele vermektedir. Terör örgütünü "Türkiye açısından inanılmaz ve çok büyük bir gelişme" diyerek barış güvercini gibi sunmak, şehitlerimizin hatırasına ve terörle mücadele azmimize hakarettir. Barrack, terörü tasfiye etmekten değil, terörü Türkiye’nin anayasal sistemine eklemleyerek devletin üniter yapısını içeriden çökertmekten bahsetmektedir. Bu, bir müttefikin desteği değil, bir hasmın Truva atı stratejisidir.
Eylül 2025’te Trump’ın Türkiye’ye "meşruiyet" vermesi gerektiğini söyleyen Barrack, hadsizliğini bir üst perdeye taşımıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyeti, Washington’un veya Trump’ın lütfuna değil, Türk milletinin iradesine ve şanlı tarihine dayanmaktadır. "Başkan Trump dahice bir şekilde çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim dedi" diyerek Türkiye’yi tanınmaya muhtaç bir yapı gibi göstermek, bir büyükelçinin yetki sınırlarını aşan bir küstahlıktır. F-35 ve S-400 meselelerini bir "ticari pazarlık" gibi sunarak Türkiye’nin egemenlik haklarını küçümsemesi, Barrack’ın devlet ciddiyetinden ne kadar uzak olduğunu kanıtlamaktadır. Türkiye, bir gayrimenkul projesi değildir ki; stratejik çıkarları bir emlak kralının şahsi dostluklarıyla takas edilsin.
Ekim 2025’te Suriye’de teröristbaşı Mazlum Abdi ile işgal haritaları önünde poz vermesi, Barrack’ın "tatlı dilinin" ardındaki karanlık yüzü tüm dünyaya ilan etmiştir. Ankara’da "barış" ve "istikrar" naraları atan bu şahıs, sınırın ötesinde Türkiye’yi parçalamayı hedefleyen sözde özerklik haritalarına omuz vererek gerçek niyetini göstermiştir. Bu fotoğrafın hemen ardından YPG’nin Türk ve Suriye ordusuna saldırması, Barrack’ın bölgeye barış değil, kaos ve çatışma getirdiğinin en somut kanıtıdır. Büyükelçinin bu kanlı haritalara verdiği destek, Türkiye ile olan müttefiklik ilişkisini fiilen bitirmiş ve kendisini "persona non grata" konumuna sokmuştur. Bir diplomatın terör örgütü liderleriyle harita başında poz vermesi, uluslararası hukukun açık bir ihlalidir.
20 Nisan 2026 tarihli yazımızda da belirttiğimiz üzere, Barrack'ın "Arap Baharı'ndan sonra Batı tarzı demokrasiyi hızla benimsemeye çalışan ülkeler büyük ölçüde başarısız oldu" diyerek Körfez monarşilerini yüceltmesi, Türkiye’ye biçilen rolün bir itirafıdır. Barrack, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ve bakanlara duyduğu saygıyı dillerinden düşürmezken, aslında "Ortadoğu'da işe yarayan tek şey, güçlü liderlik rejimleri oldu: Ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar" diyerek Türkiye'yi de bu antidemokratik kuşağın bir parçası olarak kodlamaktadır. Bu küstahça "tek adam rejimi" önerisi, Türk milletinin bin yıllık devlet geleneğine ve Cumhuriyet birikimine hakarettir.
Tom Barrack, Türkiye’de görev yaptığı süre boyunca bir diplomat gibi değil, bir emlak spekülatörü ve eyalet valisi gibi davranmıştır. Türkiye’nin üniter yapısını hedef alan açıklamaları, terör örgütü liderleriyle kurduğu karanlık ilişkiler ve demokrasiyi aşağılayan beyanları bardağı taşıran son damlalardır. Milli haysiyetini koruyan her devlet gibi, Türkiye de bu şahsı derhal "persona non grata" ilan etmeli ve sınır dışı etmelidir. Barrack’ın bu topraklarda kalması, Cumhuriyet değerlerimize ve egemenliğimize her gün yapılan yeni bir saldırı anlamına gelmektedir. Hiçbir ekonomik vaat veya siyasi "mavi boncuk", bir milletin onurundan daha kıymetli değildir. Barrack gitmeli, onunla birlikte bu monarşi özlemleri de geldiği yere gönderilmelidir.
