menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir sentez arayışı …

7 0
18.04.2026

Türk eğitim sisteminin kendi köklerinden ve felsefi derinliğinden koparılma süreci incelendiğinde, 1949 yılında imzalanan Fulbright Eğitim Anlaşması bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkar. Komisyon yapısındaki denge unsurlarının ; yarı Amerikalı, yarı Türk üyeler ve ABD Büyükelçisi'nin belirleyici oyu, milli müfredat üzerindeki yerli kontrolü zayıflattığı iddiası, bugün yaşadığımız "kimlik ve ahlak" bunalımının tarihsel arka planını oluşturur. Kendi felsefesini, akıl ve vahiy dengesini kuramayan bir eğitim sistemi, dışarıdan ithal edilen kalıplarla ne tam manasıyla rasyonel ne de tam manasıyla ahlaki bir nesil yetiştirebilir. Fulbright ile başlayan süreçte, "bilgi" teknik bir veri yığınına dönüşürken; "hikmet" ve "vicdan" eğitim dışı bırakılmıştır. Bugünki yazı bu köksüzleşmenin felsefi ve dini ahlak düzlemindeki yansımalarını ele alır .

İslam dini ile felsefi ahlak arasındaki ilişki, yüzyıllardır süregelen derin bir etkileşim, sentez ve zaman zaman da gerilim alanıdır. Bu ilişkiyi anlamak için İslam'ın "vahiy" temelli ahlak anlayışı ile felsefenin "akıl" temelli ahlak arayışının nasıl birleştiğini anlamak lazım.

İslam ahlakı ile felsefi ahlak arasındaki en belirgin fark, ahlaki normların meşruiyetini nereden aldığıdır. İslam ahlakının temelinde "vahy-i ilahi" vardır. İyi ve kötü; Allah'ın emir ve yasakları, Kur'an ve sünnet çerçevesinde belirlenir. Ahlakın gayesi; Allah'ın rızasını kazanmak ve ebedi kurtuluşa ermektir. 

Hz. Muhammed’in, “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak........

© Habererk