KATRAN KARASI
Ne tuhaf… Bazıları ne yaparsa yapsın kararmıyor. Gündem değişiyor diyoruz, ama değişen sadece dekor. Aynı yüzler, aynı hikâyeler, aynı gürültü… Bir süre susuluyor, sonra yeniden aynı sahne kuruluyor. Ve biz… Sanki gerçekten hayatımızın merkezinde bu varmış gibi izlemeye devam ediyoruz. Oysa gerçek hayat, ışığın hiç değmediği yerde akıyor. Katran karası bir karanlıkta. Bir maden ocağının dibinde… Gün yüzünü unutmuş adamların ellerine sinmiş o katran karası, sadece kömür değil. Emeğin izi. Yoksulluğun sesi. Görmezden gelinmiş hayatların rengi. Ve şunu da söylemek gerekiyor: Bu düzen, sadece görmeyen değil, görüp de alışanların düzeni. Aylarca maaş alamayan insanlar var. Ama yine de sabah evden çıkıyorlar. Çünkü bir baba, bazen açlığı değil, umudu taşır. Eve dönerken cebinde para değil, suskunluk taşıyan adamlar var. Ama onlar gündem değil. Çünkü onların hikâyesi bağırmıyor. Süslenmiyor. Parlatılmıyor. Çok da umurumuzda değil aslında… Sihirli ruj gibi parlayan hayatlar umurumuzda değil. Hem de hiç değil. Rümeysa hanım içeri girmiş, içerden çıkmış umurumuzda değil vallahi değil. Herkes tercihini yaşar. Ama hayatın gerçeği olan; madenci… öğrenci… öğretmen… esnaf… çocuk işçi… bunlar umurumuzda. Ama tam burada bir çelişki büyüyor: Umurumuzda dediğimiz şeyler, en az sahip çıktıklarımız oluyor. Kimin kiminle ne yaptığı, nerede ne söylediği, hangi sahnenin kaçıncı perdesi olduğu… bunlar da umurumuzda değil. Ama bir şekilde en çok bunlarla meşgul ediliyoruz. Ve bu sadece bir yönlendirme değil… bu bir dikkat gaspı. Gerçek sorunlar konuşulmasın diye gürültü üretiliyor. Gerçek yoksulluk görülmesin diye parlak görüntüler çoğaltılıyor. Ne ironik… Açlık büyürken, konuşulanlar küçülüyor. Görülmeyen yükler varken, gösterilen gürültüyü izliyoruz. Birileri görünür oldukça büyüyor, birileri görünmedikçe küçülüyor sanıyoruz. Ben görünce… çocukluğum geliyor aklıma. Bölünen ekmekler, hesaplanan lokmalar, ve o eller… Eli öpülesi katran karası eller… Yıkasan da çıkmayan bir iz. Çünkü o iz kömürden değil, yükten, yoksulluktan, sessizlikten gelir. Ve asıl sert gerçek şu: O karanlık sadece madenin içinde değil, dışarıda da var. Görmeyen gözlerde, duymayan kulaklarda, alışmış vicdanlarda… Şimdi bakıyorum… parlatılmış hayatlar var. Ama içimde kalan tek şey şu: Gerçek hayat, sahnede değil. Gerçek hayat, katran karasının içinde. Görüşmek üzere
