Toplumsal barışın kör noktası: Kültürel Irkçılık
Son yıllarda gözümüzün önünde gittikçe büyüyen sinsi bir ayrımcılık biçimi var: Kültürel ırkçılık. Bir toplumsal kesimi biyolojik özellikleriyle değil, değerleriyle aşağılamak. Onun inancını ilkel, yaşam tarzını geri, görünürlüğünü rahatsız edici, kutsalını alay edilebilir görmek. Bu, sıradan bir fikir ayrılığı değil; toplumun bir kesimine "bu ülkenin hikayesinde sana yer yok" diyerek sembolik bir sürgün üretmek.
Çoğu zaman kendisini mizah, sanat, özgürlük ya da modernlik söylemlerinin arkasına gizleyen kültürel ırkçılık, aslında Türkiye'de yeni ortaya çıkmış bir olgu değil; yüz yılı aşan kültürel bir tahakküm geleneği. Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'e kalan korkunç bir miras.
Bu zihniyetten sadece toplumun bir kesimi değil, onların siyasal temsilcileri de nasibini alıyor. Yakın geçmişten günümüze bazı siyasal liderlerin yalnızca politik tercihleriyle değil, temsil ettikleri kültürel dünya nedeniyle de küçümsendiğine, karikatürize edildiğine, eğitilmesi gereken kitlelerin sözcüsü gibi gösterildiğine ilişkin pek çok örnek var. Hatta bu konuda neredeyse kronolojik bir liderler sıralaması bile var.
Son yıllarda Türkiye'de dinî değerlere yönelik hakaret iddiaları, kutsalları hedef aldığı gerekçesiyle tartışılan karikatürler, sahne performansları, sosyal medya paylaşımları ve dini görünürlüğe yönelik nefret içerikli saldırılar birbirinden bağımsız hadiseler olarak okunamaz. Tek başlarına bizi aynı hukuki veya ahlaki sonuca götürmeyebilir. Ancak tamamı birlikte okunduğunda önemli bir sorunu gündeme getiriyor.
Mizah, uzun yıllardır kültürel ırkçılığın en görünür alanlarından biri oldu. İddia edildiğine göre masumiyeti kibirle hesaplaşmasından ileri geliyor. Hangi kibirle? Kibri yalnızca siyasal iktidarla özdeşleştirince, geniş bir kitle otomatikman bu mizahın pazarı haline geliyor. Kendisini hakikatin tek temsilcisi gören entelektüel kibrin, toplumu yukarıdan şekillendirme hakkını kendinde gören elitist kibrin, farklı yaşam........
