Yeniden inşa için ilme sarılmak - Köklü geçmişten aydınlık ve güçlü geleceğe
Zamanın çehresi değişti. Bilgi çağındayız artık. Milyonlarca veri saniyeler içinde üretiliyor, yapay zekâ en karmaşık sorulara anında cevap veriyor ve fakat bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bu çağda, hakikate varmak her zamankinden daha zor; çünkü bilgi çoğaldıkça, anlam kayboluyor, insanın iç âlemi ise boşlukla sarsılıyor. Sayılar artıyor, teoriler çoğalıyor ama hakikati arayan gönüllere ışık tutamıyor. Modern insanın trajedisi tam da burada başlıyor: Malumatı bol ama marifeti yok, zekâsı keskin ama irfanı eksik, aklı kalbiyle bağ kuramıyor.
MODERN BİLGİ ANLAYIŞININ ÇIKMAZI
Bugün modern dünyanın bilgi anlayışıyla kadim medeniyetimizin ilim tasavvuru arasında büyük bir uçurum var. Batı düşüncesi, bilgiyi yalnızca deney ve gözleme indirgemiş, vahyi dışlamış, insanı parçalara bölerek çözmeye çalışmıştır. İnsanı akıl ve beden boyutuyla ele almış; ancak ruhu ve vicdanı dışlayan indirgemeci bir anlayış benimsemiştir. Böylece insan, maddî varlığı üzerinden tanımlanmış; duygusu, sezgisi, iç dünyası yok sayılmıştır. Bilgi, bu anlayışta soğuk bir araç olmuş, hakikate değil güce hizmet eder hâle gelmiştir.
GÜÇ İÇİN BİLGİ, HAKİKAT İÇİN DEĞİL
Bu yaklaşım, bilginin sadece ölçülebilir ve kullanılabilir olana indirgenmesini beraberinde getirmiş; anlam, değer ve istikamet kavramları bilgi üretiminin dışında bırakılmıştır. “Bilgi güçtür.” anlayışı, zamanla “Bilgi hakikattir.” düşüncesinin önüne geçmiştir. Neticede bilgi, insanı yüceltmek yerine nesneleştiren; sorumluluktan ziyade hâkimiyete yönelten bir vasıtaya dönüşmüştür. Böyle bir bilgi anlayışıyla üretilen bilim, ahlaktan kopuk, hikmetten mahrum ve toplumsal adaleti gözetmeyen bir yola sapmıştır.
Nitekim modern çağ, zekânın zirve yaptığı, fakat hikmetin kaybolduğu bir dönem hâline gelmiştir. Zekâ geliştirilmiş, sistemler kurulmuş, teknolojiler inşa edilmiş; ancak insanî krizler derinleşmiş, ruhsal bunalımlar çoğalmış, adalet fikri örselenmiştir. Bilgi; akıl, kalp ve ruh bütünlüğü içinde ilahi bilgiyle yoğrulmadıkça insanı hakikate taşıyamaz.
CEHALET: BİLGİSİZLİK DEĞİL, HAKİKATTEN KOPUKLUK
Cehalet, bilgisizlikten ziyade bazen bilginin yanlış yöne sevk ettiği bir körlüktür. Zihin doludur, fakat kalp kapalıdır. Kur’an-ı Kerim bu durumu şöyle tasvir eder: “Onların kalpleri vardır ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama işitmezler.” (A’râf, 179)
Bu hâlin tarihî bir örneği Asr-ı Saadet’te karşımıza çıkar: Ebu Cehil. Gerçek adı Amr bin Hişâm’dı. Dönemin en kültürlü, en bilgili, en etkili şahsiyetlerinden biriydi ve fakat vahyin çağrısına direndi, ilahî hakikate sırt çevirdi. Bu yüzden ona, “Cehaletin Babası” manasına gelen Ebu Cehil denildi; çünkü bilgi, eğer kişiyi hakikate götürmüyorsa sadece yük olur. Kur’an-ı Kerim bu durumu şu ayetle bildirir: “Kim bu dünyada kör olursa, âhirette de kördür ve yolca daha sapıktır.” (İsrâ, 72)
Bu da gösteriyor ki, asıl cehalet, hakikate gözünü yummak, bilgiyi duymak ama onunla yön bulmamaktır. İnsan, gözleriyle görebilir, kulaklarıyla işitebilir, zihni bilgiyle dolup taşabilir; fakat kalbi hakikate kapanmışsa, bu onun en karanlık cehaletidir.
Âlim; bilgiyi kalp ile buluşturan, davranışa dönüştüren, onunla yücelen ve Allah’a karşı gelmekten sakınan kimsedir. Kur’an-ı Kerim, ilmin dönüştürücü etkisini şu ayetle ortaya koyar: “Allah’tan ancak âlim kulları gereği gibi korkar.” (Fâtır, 28) Gerçek âlim, bilen olmanın yanı sıra adil, erdemli ve Allah’tan korkan bir şahsiyettir. Böyle biri toplumun vicdanı, ümmetin rehberi olur. Bu, ilmin kalbi etkileyen, sorumluluk doğuran yönünü öne çıkarır. Cehalet ise bu sorumluluktan kaçmanın, bilgiyle kibirlenmenin ve hakikatten kopmanın adıdır. Bu bağlamda bazen çok şey bilmek, hakikate en uzak hâle düşmekle sonuçlanabilir.
VAHİY: İLMİN, KALBİN VE HAYATIN DİRİLTİCİ KAYNAĞI
İnsanın sınırlı aklı mutlak hakikati tam olarak kuşatamaz. Bu sebeple en güvenilir bilgi kaynağı ilahî vahiydir. Vahiy, kitabî bir bilgi olmaktan öte Peygamberimizin örnekliğinde hayat bulan, aklı yücelten, kalbi aydınlatan, insanı istikamete taşıyan bir diriliş kaynağıdır.
Kerim Kitabımız, Cenab-ı Hakkın insana bilmediğini öğrettiğini beyan eder (Alak, 5); bu da gösterir ki insan kendi haline bırakılmamış, aklı vahiy ile yönlendirilmiş, kalbine ilahî bir nur indirilmiştir. Akıl olayları analiz eder, sezgi derinlik katar, tecrübe bilgiyi işler; fakat vahiy özü gösterir, hakikatin merkezine ulaştırır.
İslam medeniyeti, bilgiyi sadece akla indirgememiş; vahyi onun rehberi yapmıştır. Kur’an ve sünnet, aklı ve tecrübeyi tamamlayan, bilgiye yön veren kaynaklardır. Vahyin ışığından yoksun bilgi, kuru bir enformasyon; onunla bütünleşen bilgi ise hikmete ve ihyaya dönüşür.
Tarih boyunca İslam’ın altın çağları, vahyin rehberliğinde aklın özgürce işlediği dönemler olmuştur. Bu yaklaşım sayesinde bilim ahlaktan, teknik gelişmeler insanlıktan, kültür ise ibadetten kopmamıştır. Gerçek bilgi; aklın, kalbin ve vahyin birlikteliğiyle anlam kazanır. Diriltici olan da budur: Bilgiyi vahiy ile bütünleştirip hayata taşımak..
İLİMLE YOĞRULMUŞ KULLUK: İMAN, BİLGİ VE DAVRANIŞ BÜTÜNLÜĞÜ
Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette “iman edenler ve salih amel işleyenler” birlikte zikredilir. Bu, inancın yalnızca kalpte taşınan bir duygu olmaktan öte davranışlarla bütünleşen bir değer olduğunun göstergesidir; ancak bir amelin “salih” olabilmesi, o amelin sağlam bir bilgi temeline dayanmasına bağlıdır; zira niyet halis olsa da ilimden yoksun bir ibadet, şekilciliğe, yüzeyselliğe ve hatta zamanla sapmaya götürebilir.
Sahih bilgiye dayanmayan ibadet anlayışı, bidatlerin yayılmasına, taassubun kökleşmesine zemin hazırlar. Şuurdan yoksun ibadetler, zamanla ruhsuz bir alışkanlık hâline gelir ve şekle hapsolmuş bir dindarlığa sürükleyebilir. Böyle bir kulluk anlayışı, Allah tasavvurunda da dengesizlik doğurur. Kimisi yalnızca azap vurgusuna yönelir, kimisi sadece sevap beklentisine; böylece rahmet ile adalet arasındaki ilahî denge bozulur.
Sahih bilgiden ve ihlastan uzak ibadetlerin bir başka riski ise bireysel dindarlığın toplumsal ahlâka yansımaması tehlikesidir. Bu durumda insan, namaz kılar ama kul hakkını gözetmez, dili gıybetten, eli haksızlıktan uzak durmaz; oruç tutar ama kini dinini gölgeler, gözünü öfke bürür sözüyle incitir, davranışıyla kırar; sadaka verir ama mal hırsından arınmaz, faizden uzak durmaz; Hacca gider ama riyası tavafına eşlik eder, kibri Arafat’ta arınmaz, nefsini Mina’da kurban etmez; Kur’an okur ama emirlerin gereğini yerine getirmez, yasaklananlardan kaçınmaz; oysa ibadet, şuur ve istikamet ister. Belki şöyle demek mümkündür: İman, yönü tayin eder; ilim, o yönü nasıl izleyeceğimizi öğretir; amel ise bu yönü hayata geçiren fiildir. Asıl kulluk, şeklen yapılan ritüellerin dışında ihlâs ve şuurla ilmin ışığında yaşanan bir hayattır. Gerçek ibadet, şekil şartları bittikten sonra başlar; çünkü hakikat, Üstat Necip Fazıl’ın şu çarpıcı ifadesinde saklıdır:
"Namaz camiden çıkınca, Hac Mekke'den dönünce, Ramazan oruç bitince başlar."
İbadetten maksat yalnızca namaz, oruç, hac ve zekât gibi bilinen ibadetleri yerine getirmek değildir. İslam’a göre hayatın tamamı, Allah rızasını gözeterek yaşandığında bir ibadet hâline gelir. Sabah evden çıkarken güne besmeleyle başlamak, yolda gördüğünü selamlamak, bir gönlü teselli etmek, işini dürüstçe yapmak, bir çöpü yoldan kaldırmak dahi ibadet sayılır. Aynı şekilde, bir öğretmenin öğrencisine adaletle yaklaşması, bir hekimin mesleğini ehliyetle ve merhametle icra etmesi, bir esnafın ölçüye ve helale riayet etmesi, bir yöneticinin kamu malını emanet olarak görüp titizlikle sahip çıkması da ibadet kapsamındadır.
Emaneti ehline vermek, liyakati gözetmek, görevini ihmal etmemek, bir çalışmayı hakkıyla ve vaktinde hazırlamak, hata yapanları samimiyetle uyarmak, doğru ve dürüst çalışanları taltif etmek, verdiği sözde durmak da bu anlayışta ibadet olur. İslam’da ibadet yalnızca camiyle sınırlı değildir; ahlâklı bir meslek hayatı, dürüst bir ticaret, adaletli bir yönetişim de kulluk halkasının ayrılmaz parçalarıdır. İş yerinde dakik olmak da mesaiden çalmamak da kamu görevini şahsî menfaate dönüştürmemek de sorumluluk bilinciyle yapılan birer kulluk tezahürüdür. Aynı şekilde, bir yetime kol kanat germek, bir mazlumun, bir mağdurun, bir muhacirin duasını almak için çaba göstermek de ibadettir. Küs olanları barıştırmak için gayret etmek, gelmeyene gitmek, vermeyene vermek de kulluk şuurunun gereğidir. Gözyaşı olan yere merhamet, hüzün olan yere sevinç, zulüm olan yere adalet, nefret olan yere muhabbet ve korku olan yere emniyet taşımak da ibadetin en canlı göstergeleridir.
Bu noktada, dikkat çekici bir çelişkiye temas etmek gerekir: Kimileri sürekli “Allah rızası”ndan söz ederken yaptığı işte sorumluluk bilincinden uzak, özensiz ve keyfî bir tutum sergileyebilmektedir; oysa İslam’da sözle niyet beyanı, ancak fiille teyit edildiğinde anlam kazanır. Allah rızasını niyetinde taşıyıp bunu dillendirmeye gerek duymadan davranışlarıyla gösteren kişiler; mesleğini layıkıyla yapan, emanete sadakatle yaklaşan, doğruluğu ve hakkaniyeti işinin her safhasına yansıtanlardır. Buna karşılık, dilinde sürekli Allah rızasını taşıdığı hâlde işini özensiz yapan; sözüyle özü, söylemiyle eylemi arasında derin bir uçurum bulunanlar, yalnızca kendilerini kandırmakla kalmaz, aynı zamanda hem hakikate hem de topluma karşı ağır bir vebalin altına girerler
Bu........
© Haber7
