Merakın da bir sınırı var: Tecessüsten hayâ ve mahremiyet ahlâkına
Her hayatın dışarıya açık bir yüzü, bir de sahibine ait mahrem alanı vardır.
Kapalı bir kapı, çekilmiş bir perde, açılmamış bir mektup, fısıltıyla yapılan bir konuşma, sorulmamış bir soru, söylenmemiş bir söz... Bunların her biri aynı şeyi hatırlatır: Her bilgi bize ait değildir.
Bazı şeyleri öğrenmek için izin gerekir, bazıları ise sahibinin anlatmasını bekler.
Dijital ortam bu eşikleri görünmez hâle getirdi. Bir profil açılıyor, ardından başka bir hesap geliyor. Eski fotoğraflar, yorumlar, beğeniler, takip edilen kişiler, konumlar, son görülme saatleri...
Kim kiminle? Nereye gitmiş? Ne yapmış?
Birkaç dokunuşla başkasının hayatının izlerine ulaşmak mümkün hâle geldi.
Teknoloji çok şeyi erişilebilir kıldı ve fakat daha mühim bir ahlâk sorusunu da sormak gerekiyor:
“Bunu bilmeye hakkım var mı?”
Tecessüs, dijital çağın önemli ahlâk sınavlarından biri olarak bu sorunun eşiğinde başlıyor.
TECESSÜS: MERAKIN SINIRI AŞMASI
Tecessüs, bir haberi araştırmak, gözetlemek, iyice öğrenmeye çalışmak gibi anlamlar taşır. Aynı kökten gelen casus da başkasının gizli bilgisine ulaşmaya çalışan kişiyi ifade eder. Ahlâkî anlamıyla tecessüs ise daha özel bir sınır ihlalidir: Bir kimsenin özel hâllerini, onun bilgisi ve rızası dışında gizlice araştırmak, yani izin istemeden bilgiye ulaşmak; hakkımız olmayan bir alanın eşiğini, sahibi fark etmeden geçmek. Kapı çalınmaz, aralanır. Soru sorulmaz, cevap aranır.
Merak, öğrenmenin tabiî bir parçasıdır. İlme götürür, araştırmayı besler, soru sordurur, hakikatin kapısını açar. Tecessüste ise merak yön değiştirir; bir meseleyi anlamaya çalışmaktan çıkar, başkasının gizli kalmasını istediği alana yönelir.
Kur’an-ı Kerim bu sınırı açık biçimde çizer:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının; zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın...” (Hucurât, 49/12)
Ayet-i kerimedeki sıralama üzerinde durmaya değer: önce zan, ardından tecessüs, sonra gıybet gelir.
Zan içimizde bir ihtimal doğurur. Tecessüs o ihtimalin peşine düşer. Gıybet ise öğrenileni başkalarına taşır.
Zan kapıyı aralar, tecessüs içeri girmeye çalışır, gıybet içeriden alınanı dışarı taşır.
Bugünün sanal âleminde zan, tecessüs ve gıybet birbirine çok çabuk yaklaşabiliyor. Bir fotoğrafa anlam yüklemekle başlayan merak, kişinin geçmiş paylaşımlarını ve ilişkilerini araştırmaya, oradan da ulaşılan kanaati başkalarına taşımaya kadar uzanabiliyor.
Merak sınırını kaybettiğinde bilgi arayışı mahremiyet ihlaline; zan ise gıybete açılan bir kapıya dönüşebiliyor.
HER MERAKIN PEŞİNDEN GİTMEK GEREKİR Mİ?
Sanal âlem, merak ettiğimiz şeyi hemen öğrenme duygusunu güçlendiriyor. Bir isim yazıyor, hesabı açıyor, fotoğrafı büyütüyor, ekran görüntüsünü inceliyor, ayrıntının peşine düşüyoruz.
Bilgiye ulaşmanın kolaylaşması şu soruyu daha önemli hâle getiriyor:
“Ulaşabiliyor olmam, ulaşmam gerektiği anlamına gelir mi?”
Bazen başkasının telefonu elimizde olur. Açık kalmış bir ekranla karşılaşabiliriz ya da istemeden özel bir konuşmaya da şahit olmuşuzdur. Teknik imkân önümüzdedir; ahlâk ise başka bir şey sorar:
“Bu kapıdan içeri girmem doğru mu?”
Ahlâkın incelikli taraflarından biri burada ortaya çıkar:
İmkânın bulunması, kullanma hakkı doğurmaz.
Merak ettim, sormadım. Görebilirdim, bakmadım. Araştırabilirdim, peşine düşmedim. Bana açılmayan kapıdan içeri girmeye çalışmadım.
Hayâ, çoğu zaman işte bu eşikte durabilme kudretidir.
KAPININ DA BİR HAKKI VARDIR
Kur’an-ı Kerim, başkasının evine girerken izin ve selâm ölçüsü koyar:
“Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selâm vermeden girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhâlde düşünüp anlarsınız.” (Nûr, 24/27)
Ayet-i kerime fizikî bir kapıdan söz eder. Taşıdığı edep ise hayatın çok daha geniş bir alanına uzanır.
Bir başkasının kapısı, odası, telefonu, mesaj kutusu, notları, konuşmaları ve sessiz kalmayı tercih ettiği alanları vardır.
Kapının dijitalleşmesi, izin ahlâkını........
