Kurban: Etten ve kandan öte bir ahit
YAKINLAŞMAKTIR KURBAN
Kulun Allah’a yakınlaşmasının, O’ndan kopup gitmediğinin en derin göstergelerinden biridir. Allah’a layıkıyla kul olmaya çalışan, “mukarrabûn” zümresinden olmayı içtenlikle arzu eden müminin, Rabbine varmak için tutunduğu vesilelerden biri. Belki de en görünür olanı.
Bayram sabahının serinliğinde başlar bu yakınlaşma. Gönüller sevinçle mahzuniyet arasında ince bir ürpertiyle doludur. Tekbirler önce minarelerden yükselir, sonra evlerin avlularına, sokaklara ve nihayet kalplerin derinliklerine yayılır. Kurban, daha kesilmeden kalpte başlar; niyetle, teslimiyetle, “Rabbim, Sana yaklaştıracak ne varsa ona talibim.” diyen içli bir yönelişle.
Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. Bununla birlikte kuldan Rabbine yönelen her salih amelin yakınlaştırıcı bir tesiri vardır. Kudsî hadis-i şerifte gelen şu ilahî beyan, kulluğun istikametini tayin eder: “Kulum, Bana kendisine farz kıldıklarımdan daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşamaz…” (Buhârî, Rikāk 38). Ardından nafilelerin de Allah’a yakınlığa vesile olduğu bildirilir. Farzlar içinde namazın, mesafeler aştıran, kalbi arındıran, nefsi temizleyen urûc etkisi apaçıktır. Diğer ibadetler ise namazdaki kıvamı korur, besler ve derinleştirir.
Hayat ibadetlerle, ibadetler de birbirleriyle derin bir bağ içindedir. Bu bağın merkezinde namaz vardır. Mümin secdeyle manen Allah’a yakınlığın zirvelerine kanat açıyor, kendi içinde derinleşiyor, kalbini arındırıyorsa; Allah için kestiği kurbanla da kullukta samimiyet, hassasiyet ve takva kazanır. Namazda cemaat olup saf tutanlar nasıl birliğin bereketini yaşıyorsa kurban vesilesiyle kurulan kardeşlik ve merhamet köprüleri de gönülleri birbirine yaklaştırır.
Hacc suresindeki ilahî ölçü, kurbanın infak ve merhamet boyutunu açıkça hatırlatır: “…Onlardan hem kendiniz yiyin hem de kanaat edip istemeyen fakire ya da hâlini arz edip isteyen fakire de yedirin.” (Hacc 22/36). Böylece kurban, yalnız kesilen bir hayvan olarak anlaşılmaktan çıkar. İnfakın, paylaşmanın, kardeşliğin ve muhabbetin ete kemiğe bürünmüş hâline dönüşür.
Allah’a yakınlaşmak, O’nun emirlerine yönelmek kadar, O’nun rızasına aykırı davranışlardan uzak durmayı da gerektirir. Her kabulün bir reddi, her tercihin bir terki vardır. Kabulümüzdeki teslimiyet, uzak duruşlarımızda da kendini göstermelidir. Yasaklardan sakınılmadıkça yakınlaşma niyetiyle yapılan ibadetlerde bir eksiklik doğar. Kurban da bu eksiklikten payını alır. Nice kurban kesen vardır ki payına düşen, et ve deriden ibaret kalır Allah esirgesin.
KURBAN NE ET NE DE KANDIR
İman ve tevhit, ibadet ve şükür, takva ve teslimiyet, adamak ve adanmak, anmak ve arınmak, ihlâs, infak, cömertlik ve fedakârlıktır kurban.
Yakınlığı temin eden şey hayvanın eti, derisi ya da kanı değildir. Onu ibadet niyetiyle kesen müminin takvası, samimiyeti ve Allah’a yönelişidir. Hacc suresinde kurbanın hakikati şu ilahî ölçüyle ortaya konur: “Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; fakat O’na sizin takvanız ulaşır.” (Hacc 22/37). Kasabın yaptığı kesimle kurbanı birbirinden ayıran sır da burada gizlidir: tayin edilmiş vakitte, ibadet niyetiyle, Allah’ın adıyla kesilmiş olmak.
Yakınlık, bir yönüyle fıtrattan uzaklaşmamaktır. Bütün ibadetlerde olduğu gibi kurban ibadetiyle de kul, kendine yabancılaşmaktan korunur. Asıl yolculuk içe doğrudur. Dünya ve içindekilere bağlılık kalbi esir aldığında kul uzaklaşır. Bu bağlar çözülünce kalbin miracına kanat olacak buraklar çoğalır. Kurban, kulun kalbine şu uyarıyı hatırlatır: Sahip oldukların sana ait sanma, hepsi emanettir.
Emaneti verenin yolunda harcandıkça yük azalır, kalp fıtratına yabancılaşmaz.
Kulu, Peygamberimize yakınlaştıran, müminlerle arasındaki mesafeleri kaldıran da yine kurbandır. Peygamberimiz, imkân sahibi olduğu hâlde kurban hassasiyetinden uzak duran kimseyi şu çarpıcı ikazla uyarmıştır: “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” (İbn Mâce, Edâhî, 2). Bu ikaz, kurbanın Peygamberimize bağlılığın, ümmet bilincinin ve kulluk sorumluluğunun güçlü bir işareti olduğunu gösterir. Her sünnet, Peygamberimizle irtibatı güçlendiren bir bağdır. Kurban da bu bağların en canlı, en dokunaklı olanlarından biridir.
Kul, kurbanla Rabbine yaklaşır, kardeşlerine yaklaşır, peygamberlerin hatırasına yaklaşır.
Kurban, Hazreti İbrahim’in teslimiyetini, Hazreti İsmail’in sadakatini ve Hazreti Hacer’in tevekkülünü hatırlatan büyük bir yâd-ı cemildir. Hac menasikinde bu hatıra Mina’da daha geniş bir anlam kazanır, Mina’nın ahdi, kurbanı yalnız bir kesim olmaktan çıkarır; Arafat’ta yumuşayan kalbin, Müzdelife’de olgunlaşan kararın ve Mina’da görünür hâle gelen teslimiyetin nişanesi olur.
Kurban, sofraya ulaşmadan önce kalpte yoğrulur. Bıçağın keskinliğinden önce niyetin berraklığı aranır. Hayvanın bedeninden önce kulun içindeki bağlılıklar imtihana çekilir. İşte bundan dolayı kurban, görünen tarafıyla bir kesim, görünmeyen tarafıyla ise kulluğun en derin muhasebelerinden biridir. Daha sofraya gelmeden içimizde bir teraziyi çalıştırır: Ben neyi Allah için verebiliyorum, neyden vazgeçebiliyorum, hangi bağlılığımı Rabbimin rızası için geride bırakabiliyorum?
İBADET VE ŞÜKÜRDÜR KURBAN
Allah’ın, kuluna verdiği nimetlerden duyulan minnettarlığın ifadesidir. Kevser suresindeki kısa fakat derin ilahî emir, nimete karşı kulluk tavrını namaz ve kurbanla birleştirir: “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” (Kevser 108/1-2). Namaz kulun bedeni, kalbi ve ruhuyla Rabbine yönelişidir. Kurban ise malın, imkânın, sevginin ve bağlılığın Allah yolunda takdim edilişidir. Kula verilen her nimetin kendi türünden bir karşılığı olsa da değişmeyen şükür vesileleri, namaz, infak, kurban ve salih amellerdir.
Akika kurbanı çocuk nimetine şükrün, adak kurbanı kabul edilen duaya minnetin, Kurban Bayramı günlerinde ibadet niyetiyle kesilen udhiyye kurbanı ise Allah Tealâ’nın sayısız nimetlerine karşı kulluk bilincinin bir ifadesidir. Kul, kurbanla şunu söyler: “Rabbim, verdiğin her şey Senindir. Ben de Senin kulunum. Bana emanet ettiğini yine Senin rızan için Sana takdim........
