menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dijital hayatta korunması gereken emanetler

14 0
27.07.2026

İslam’ın hayatı kuşatan büyük gayelerinden biri, insanı ve ona emanet edilen temel değerleri korumaktır. Bu gaye, klasik fıkıh düşüncesinde Makâsıdü’ş-Şerîa çerçevesinde ele alınır. Allah’ın emir ve yasakları, kulların dünya ve ahiret saadetini temin etmeyi, maslahatlarını gözetmeyi ve zararları ortadan kaldırmayı hedefler. Bu büyük gayenin temelinde canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunması yer alır.

Araçlar değişse de korunması gereken emanetler değişmez. Her çağ, insanın karşısına yeni imkânlarla birlikte yeni imtihanlar çıkarmıştır. Bugün aynı beş emanet, dijital dünyanın içinde farklı biçimlerde sınanmaktadır. Ekranın içinde de can vardır, akıl vardır, din vardır, nesil vardır, mal vardır.

Hepsi emanet. Hepsi korunmayı bekliyor.

CAN EMNİYETİ: BEDENİN, RUHUN VE İNSANLIK ŞEREFİNİN KORUNMASI

Can emniyeti, insanın hayatını, beden sağlığını, ruh huzurunu ve iç dengesini koruma sorumluluğudur. Dijital dünyada bu emanet; sağlığı zedeleyen alışkanlıklardan, bağımlılık üreten mecralardan, siber zorbalıktan ve kişiyi umutsuzluğa sürükleyen dijital baskılardan korunmayı da içine alır. Bir mesaj, bir yorum, bir ifşa ya da bir linç dalgası, kimi zaman dışarıdan görünmeyen fakat insanın içinde derinleşen yaralar açabilir.

Dijital ortamda beden çoğu zaman sessizce yıpranır. Uzun süre hareketsiz kalmak, uykunun ekran ışığıyla bölünmesi, geceyi gündüze çeviren kullanım alışkanlıkları, düzensiz beslenme ve sürekli çevrim içi olma baskısı zamanla insanın fiziksel direncini zayıflatabilir. Ekran başında geçirilen her saat yalnız vakitten eksilmez; bazen uykudan, hareketten, dinlenmeden ve bedensel dengeden de alınır.

Peygamberimizin şu ikazı, bedenin de korunması gereken bir emanet olduğunu hatırlatır:

“Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır.”

Can emniyeti, ruh dünyasının korunmasını da gerektirir. Sürekli karşılaştırma, beğenilme arzusu, görünür olma baskısı ve başkalarının hayatlarına bakarak kendi hayatını değersiz görme eğilimi insanın iç huzurunu aşındırabilir. Dijital mecralarda herkesin mutlu, başarılı ve kusursuz göründüğü bir akışın içinde kişi kendi hayatını eksik, yetersiz ve anlamsız zannedebilir. Oysa ekranda görülen hayat, çoğu zaman hayatın tamamı değil, seçilmiş bir kesitidir.

İnsanın değeri, dijital dünyanın geçici ölçüleriyle belirlenemez. Yüce Rabbimiz insanın yaratılıştan taşıdığı şerefi şöyle bildirir:

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık…” (İsrâ, 17/70)

Siber zorbalık, küçümseme, dışlama, alay, tehdit ve mahrem görüntülerin yayılması da can emniyetini doğrudan ilgilendirir. Dijital ortamda söylenen sözün tesiri sanal kalmaz; gerçek bir insanın kalbine, itibarına ve yaşama sevincine dokunur. Ekranın arkasında yazılan bir cümle, karşı tarafta uzun süre taşınan bir yaraya dönüşebilir. Bu sebeple dijital şiddeti hafife almak, Allah’ın şerefli kıldığı insanın şerefine yönelen zararı görmezden gelmek anlamına gelir.

Canı korumak, açık tehlikelerden sakınmanın yanında kişinin kendi sınırlarını fark etmesini de gerektirir. Yorulduğunda durmak, bunaldığında destek istemek, dijital baskının altında ezilmemek ve ruhunu sürekli kıyasın insafına bırakmamak da bu emanete dâhildir. Ailelerin ve eğitimcilerin sorumluluğu, ekran süresini denetlemenin yanı sıra çocukların ve gençlerin ruh hâllerini, yalnızlıklarını, korkularını ve maruz kaldıkları dijital baskıları fark etmektir.

Can emniyeti, dijital hayatın insana hizmet edecek ölçüde tutulmasını; bedenin, ruhun ve insanlık şerefinin ekranın hızına ve kalabalığına feda edilmemesini gerektirir.

AKIL EMNİYETİ: MUHAKEMEYİ, HAKİKAT DUYGUSUNU VE ZİHNÎ İSTİKAMETİ KORUMAK

Akıl emniyeti, hakikati aramaya, doğruyu yanlıştan ayırmaya ve sağlıklı hüküm vermeye elverişli zihnî melekelerin korunmasıdır. Dijital dünya aklı yalnızca yanlış bilgiyle yormaz; sürekli uyarılma, yüzeysellik, dikkat dağınıklığı ve faydasız meşguliyetlerle de örseler. Düşünmeyi körelten, muhakemeyi zayıflatan, insanı aceleci ve tepkisel hâle getiren her alışkanlık akıl emniyetiyle doğrudan ilgilidir.

Dijital dünyada aklı korumanın ilk şartlarından biri, karşılaşılan her haberi ve iddiayı araştırmadan kabul etmemektir. Kur’an-ı Kerim, bilgisizlikle başkalarına zarar vermemek için haberin doğruluğunu araştırmayı emreder:

“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurât, 49/6)

Bu ilahî ölçü, dijital çağda daha da önemli hâle gelmiştir. Başlığı okumakla yetinmek, kaynağı belirsiz bir bilgiyi paylaşmak, kesilmiş görüntüler üzerinden hüküm vermek veya güçlü bir üslubu sağlam bir delil sanmak aklın selametini zedeler. Doğruluğu araştırılmamış bilgi, yalnızca zihni yanıltmaz; insanları, ilişkileri ve toplumsal güveni de yaralayabilir.

Aklı tehdit eden bir başka tehlike, sorgulamayı hakikate ulaşmanın vasıtası olmaktan çıkarıp sürekli şüphe üretmenin aracına dönüştüren yaklaşımlardır. Soru sormak, düşünmek ve delil aramak aklın tabii vazifesidir; ancak hiçbir cevabı yeterli görmeyen, her hakikati yeniden tartışmaya açan ve kesinliği baştan reddeden bir zihin, zamanla düşünme kabiliyetini güçlendirmek yerine yönünü kaybedebilir.

Sürekli sorgulamak, her zaman derin düşünmek anlamına gelmez; bazen hiçbir hakikate bağlanamayan dağınık bir zihnin hâline dönüşebilir. Şüphe, araştırmayı başlatan geçici bir merhale olduğunda faydalıdır. Kalıcı bir düşünme biçimine dönüştüğünde ise insanı cevaplardan uzaklaştırıp bitmeyen bir tereddüdün içinde bırakabilir.

Aklı tek ve sınırsız ölçü kabul eden yorumlar da bu savrulmayı besleyebilir. Özellikle nasları yalnızca çağdaş aklın kabulleriyle uyumlu oldukları ölçüde anlamlı sayan yaklaşımlar, aklın imkânlarıyla birlikte sınırlarını da gözden kaçırır. Böyle bir tutum, aklı hakikati anlamaya çalışan bir imkân olmaktan çıkarıp hakikat üzerinde hüküm veren mutlak bir otoriteye dönüştürebilir. Oysa aklın selameti, kendi kudretini bilmesi kadar sınırlarını da tanımasına bağlıdır. Sağlam akıl, vahyi anlamaya çalışır; vahyi kendi sınırlı kavrayışına mahkûm etmez. Bilmediği yerde tevazu gösterir, anlayamadığı hususta acele hüküm vermez ve insan idrakinin her hakikati bütünüyle kuşatamayacağını kabul eder.

Kur’an-ı Kerim, akıl sahiplerini her sözü sorgusuzca reddeden veya kabul eden kimseler olarak tanıtmaz. Onlar sözü dinler, değerlendirir ve en güzeline uyarlar:

“Söylenenleri dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah’ın doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asıl akıl ve iz‘an sahipleri de onlardır.”

Ayet-i kerime, sağlıklı muhakemenin iki yönünü birlikte gösterir: Dinlemek ve seçmek. Akıl sahibi kişi farklı sözleri işitir; ancak hepsini aynı değerde görmez. Delili, kaynağı, maksadı ve doğuracağı sonucu değerlendirerek hakikate en uygun olanın peşinden gider.

Dijital mecralarda kesin hükümler, kışkırtıcı sorular ve entelektüel görünüm taşıyan iddialar hızla yayılmaktadır. Bir düşüncenin karmaşık, aykırı veya sarsıcı oluşu onun doğru olduğunu göstermez. Aynı şekilde çok paylaşılması, yüksek sesle savunulması ya da tanınmış bir kişi tarafından dile getirilmesi de hakikat ölçüsü sayılamaz.

Akıl emniyeti, her sözü şüpheyle karşılamaktan ve her iddiayı hayranlıkla kabul etmekten sakınmayı gerektirir. Sağlam muhakeme acele hükümden uzak........

© Haber7