menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mustafa Tahralı Hoca’ya vefa

19 0
previous day

Behçet Necatigil, Ziya Osman Saba hakkındaki bir yazısını şu cümlelerle bitirir: “Ne zaman bir şiir yazmaya kalksam önümde hep Ziya Osman Saba. İnsanın bir kaderi gibi, bir ya da ancak birkaç şairi olmalı.”

Bazılarını bu köşede okurlarımla paylaştığım İslâm sanat nazariyesi esaslı yazılarımı yazarken, benim önümden hiç ayrılmayan isim ise Mustafa Tahralı Hoca’ydı. Şair değilim; Tahralı Hoca’nın şiir yazıp yazmadığını da bilmiyorum. Ama Necatigil’in şiir vurgusuna dikkat kesilmem normaldi. Çünkü bizde şiir ilimden, ilim de edepten ayrı değildir. Bu nedenle bazı ilim adamları bize bildiklerinden önce bilmenin edebini öğretirler.

O halde, bulduğu her fırsatta ezan okuyan ama namaz kıldırma ve hutbe okuma taleplerine karşı, “Sabah namazını kıldırırım, ezanı okurum ama hutbe okumam” diyen bir babanın evladı olarak Tahralı Hoca’nın hep önümde olmasından daha doğal ne olabilir?

Çünkü bu tavır, bilenin konuştuğu, bilmeyenin bilene havale ettiği bir kültür iklimine aittir. O iklimde yetişmek hem kendi haddini hem de ilmin haddini bilmek demektir.

Bu nedenle Tahralı Hoca’nın asıl ilmî hususiyetini biyografisinden çok, tasavvufa nasıl baktığında aramak gerekir.

Ona göre tasavvuf, dışarıdan alınmış kavramlarla kolayca açıklanabilecek bir saha değildir. Yunus’u, Mevlânâ’yı yahut İbn Arabî’yi başka bir felsefenin veya ideolojinin kavramlarına tercüme ederek anlamaya kalkmak, onları söylediklerinden başka bir şeye dönüştürebilir.

Bu nedenle genç araştırmacılara önce “Tasavvuf ne diyor?” sorusunu sormalarını; klasik eserlere ve şârihlere başvurmalarını tavsiye eder.

Bu, sadece bir metodoloji tercihi de değil, bir düşünceyi kendi aklıyla ve diliyle işitme........

© Haber Vakti