Kutuplaşmanın gölgesinde Türkiye
Türkiye son yıllarda yalnızca bir siyasi rekabet dönemi yaşamıyor; aynı zamanda derin bir siyasi kültür dönüşümü yaşıyor. Bu dönüşümün en dikkat çekici tarafı ise paradoksal bir durumdur: Siyaset giderek daha pragmatik hale gelirken toplum giderek daha ideolojik hale geliyor.
Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü bir çelişki değildir; fakat Türkiye’de çok daha keskin hissedilmektedir.
Çünkü Türkiye’de siyaset çoğu zaman yalnızca politika üretme alanı değil, aynı zamanda kimliklerin, aidiyetlerin ve tarihsel hafızaların çatışma sahasıdır.
Bugün Türkiye’de tartışılan birçok mesele, örneğin Ekrem İmamoğlu etrafında yürüyen tartışmalar, çoğu zaman yalnızca bir hukuki dosya ya da yerel siyasi rekabet olarak ele alınıyor. Oysa bu tür tartışmalar aynı zamanda Türkiye’de siyasetin nasıl algılandığını ve toplumun siyasete nasıl bağlandığını da gösteriyor.
Çünkü Türkiye’de siyaset yalnızca seçim sandığında yapılan bir tercih değildir. Türkiye’de siyaset çoğu zaman gündelik hayatın dilidir.
AYNI ÜLKEDE İKİ FARKLI TÜRKİYE
Kahvehanelerde, evlerde, iş yerlerinde, hatta aile sofralarında konuşulan en temel konulardan biri siyasettir. Bu durum bir yönüyle demokratik bir canlılığa işaret eder. Toplumun siyasetle ilgilenmesi, kamu meselelerine duyarlı olması demokrasinin önemli göstergelerinden biridir.
Ancak burada ince bir çizgi vardır.
Toplumun siyasetle ilgilenmesi ile toplumun siyaset tarafından tamamen kuşatılması arasında büyük bir fark vardır.
Bugün Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz durum tam da budur: aşırı politizasyon.
PRAGMATİZM VE KUTUPLAŞMA
Avrupa toplumlarında da halk siyasete oldukça duyarlıdır. Fransa’da sokak protestoları siyasi kültürün bir parçasıdır. İtalya’da ve İspanya’da siyasi tartışmalar günlük hayatın olağan bir unsuru sayılır. Ancak Avrupa’da politizasyon çoğu zaman politika tartışması üzerinden yürür.
Türkiye’de ise politizasyon çoğu zaman kimlikler üzerinden şekillenir.
Bu nedenle tartışmalar yalnızca fikir ayrılığı olarak kalmaz; çoğu zaman aidiyet ayrılığına dönüşür.
Bir başka dikkat çekici unsur ise siyaset kurumunun giderek daha pragmatik hale gelmesidir. Günümüz siyasetinde ideolojik sınırlar eskisi kadar katı değildir. Dün birbirine en sert eleştirileri yönelten siyasi aktörler, bugün aynı ittifakın içinde yer alabilmektedir.
Bu durum siyaset bilimi açısından yeni değildir. Modern demokrasilerde siyasi aktörler çoğu zaman ideolojik saflaşmadan çok güç dengelerine göre hareket ederler.
Fakat Türkiye’de ortaya çıkan tablo daha farklıdır.
Siyasetçiler pragmatikleşirken toplum daha ideolojik hale gelmektedir.
Başka bir ifadeyle Türkiye’de elitler esnekleşirken taban sertleşmektedir.
İşte Türkiye’deki kutuplaşmanın temel kaynaklarından biri de budur.
Bu durum yalnızca iç politik bir mesele olarak da görülemez. Çünkü dünya bugün büyük bir jeopolitik dönüşümün içinden geçmektedir. Ortadoğu’da İsrail ile İran arasındaki gerilim, küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir döneme işaret ederken; Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin arasındaki rekabet de yeni bir uluslararası düzenin kurulmakta olduğunu gösteriyor.
Bu büyük dönüşümün ortasında yer alan Türkiye ise yalnızca kendi iç siyasi tartışmalarıyla sınırlı bir ülke değildir. Türkiye, coğrafi konumu ve stratejik rolü nedeniyle küresel güç dengelerinin de dikkatle izlediği bir ülkedir.
Bu nedenle Türkiye’deki siyasi tartışmaların tonunun yükselmesi yalnızca iç dinamiklerin sonucu değildir; aynı zamanda küresel jeopolitiğin yarattığı gerilimlerin de dolaylı yansımalarıdır.
Ancak bütün bu karmaşık tablo içinde unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Toplumların gücü yalnızca siyasi rekabetten değil, uzlaşma üretme kapasitesinden doğar.
Eğer siyaset yalnızca kutuplaşma üretirse toplum yorulur.
Eğer siyaset yalnızca pragmatizm üretirse güven kaybolur.
Ama siyaset akıl, denge ve sorumluluk üretirse toplum güçlenir.
Türkiye’nin önünde duran asıl mesele de tam olarak budur.
KUTUPLAŞMA MI, BÜYÜMEK Mİ?
Tarih bize gösteriyor ki büyük ülkeler yalnızca güçlü devletlerle değil, aynı zamanda olgun siyasi kültürlerle ayakta kalırlar.
Siyasetin gürültüsü çoğu zaman kulakları doldurur.
Ama tarihi yazan şey çoğu zaman sessizce ilerleyen akıldır.
