menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir suikast üç kayıp

254 0
27.03.2026

Uğur Mumcu’nun Ankara’da aracına yerleştirilen bombayla katledildiği gün, yalnızca bir gazeteci susturulmadı. O gün, Türkiye’nin yönü, enerjisi ve jeopolitik hamleleri de hedef alındı.

O günün perde arkasına dikkatle bakıldığında, tesadüflerle açıklanamayacak bir zamanlama karşımıza çıkar.

Ankara’da bir suikast gerçekleşirken, aynı saatlerde Esenboğa Havalimanı’nda iki ayrı uçak dikkat çekiyordu:

Biri İran’dan gelen kalabalık bir heyeti taşıyordu.

Diğeri ise iddialara göre yabancı bir operasyon timinin giriş-çıkışıyla ilişkilendiriliyordu.

İran heyetinin geliş amacı sıradan değildi.

Masada, Türkmen doğalgazının İran üzerinden Türkiye’ye, oradan da Batı’ya ulaştırılmasını içeren milyarlarca dolarlık stratejik bir enerji hattı vardı.

Bu proje ne anlama geliyordu?

Türkiye’nin bir enerji koridoru hâline gelmesi…

Bölgesel güç dengesinde söz sahibi olması…

Ekonomik bağımsızlığını güçlendirmesi…

Ancak suikasttan hemen sonra oluşan kriz ortamı, “güvenlik” gerekçesiyle bu temasların askıya alınmasına yol açtı. İran heyeti geri gönderildi. Proje rafa kalktı.

Ve böylece bir suikastın bedeli yalnızca bir hayat olmadı.

Üç büyük kayıp ortaya çıktı:

Birincisi; Uğur Mumcu gibi bir aydın kaybedildi.

İkincisi; Türkiye’nin iç barışı ve toplumsal dengesi sarsıldı.

Üçüncüsü; Türkiye’nin enerji ve dış politika hamlesi kesintiye uğradı.

Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır:

Bu sadece bir suikast mıydı, yoksa çok katmanlı bir müdahale mi?

Çünkü benzer örnekler, farklı yıllarda da karşımıza çıkıyor.

2001’de Diyarbakır’da Ali Gaffar Okkan’ın öldürülmesi…

Devlet ile halk arasında kurulan güven köprüsünün hedef alınmasıydı.

2015’te Tahir Elçi’nin kameralar önünde vurulması…

Zaten hassas olan bir bölgenin daha da kırılgan hâle getirilmesiydi.

2016’da Rus Büyükelçisi Andrey Karlov’un Ankara’da öldürülmesi…

Türkiye ile Rusya arasındaki normalleşmenin sabote edilmesiydi.

Her biri farklı aktörlerle, farklı gerekçelerle işlendi.

Ama sonuçları şaşırtıcı derecede benzerdi:

Türkiye kriz içine çekildi.

Toplumsal fay hatları harekete geçirildi.

Uluslararası ilişkiler zedelendi ya da yönlendirildi.

Bu tablo bize şunu gösteriyor:

Suikastler yalnızca hedefteki kişiyi ortadan kaldırmaz.

Aynı zamanda bir ülkenin yönünü değiştirir.

Uğur Mumcu’nun çalışmaları da tam bu noktadaydı.

O; sadece yazmıyor, Türkiye’nin içinde ve dışında kurulan kirli ilişkileri çözmeye çalışıyordu. Terör, istihbarat, enerji ve siyaset arasındaki bağları sorguluyordu.

Belki de bu yüzden susturuldu.

Çünkü bazı gerçekler ortaya çıktığında sadece kişiler değil, dengeler de değişir.

Bugün geriye dönüp baktığımızda daha net görüyoruz:

Her büyük suikastın ardından Türkiye ya bir iç gerilim yaşamış ya da kritik bir dış politika hamlesini kaybetmiştir.

Enerji projeleri durmuştur.

Diplomatik açılımlar sekteye uğramıştır.

Toplumsal barış yara almıştır.

Ve her seferinde aynı soru karşımıza çıkmıştır:

Ama belki de daha doğru soru şudur:

Uğur Mumcu’nun katledildiği gün, Türkiye yalnızca bir aydını değil; bir fırsatı, bir yönü ve belki de bir geleceği kaybetti.

Ve o günden bugüne değişmeyen gerçek şu:

Bazı suikastler, sadece geçmişi değil, geleceği de öldürür.


© Haber Vakti