KALEMLERE KARŞI FÜZELER: BİR VAHŞETİN ANATOMİSİ
İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırılarının ilk günlerinde, Minab semalarında yankılanan patlamalar yalnızca bir askeri operasyonun sesi değildi; bir toplumun kalbine düşen ateşin sesiydi. O patlama, sadece bir binayı değil, insanlığın vicdanını parçaladı.
Hürmüzgan Eyaleti’nde bulunan Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu, sabahın erken saatlerinde çocuk sesleriyle doluyken, birkaç dakika içinde sessizliğin en ağır hâline büründü. Okulun bahçesinde yankılanan çocuk sesleri aniden kesildi.
O sabah her şey sıradandı. Anneler kızlarının saçlarını örmüş, yüzlerindeki düşen bir tutam saçı düzeltmiş, babalar çantaları omuzlarına yerleştirirken “Akşam görüşürüz” demişti. Küçük ayakkabılar okul kapısından içeri girerken geriye dönüp el sallayan minik eller vardı. O eller, güvenle büyüyeceklerine inanıyordu. Kimse o el sallayışın bir vedaya dönüşeceğini bilmiyordu. Çünkü hiçbir anne çocuğunu okula gönderirken savaş ihtimalini düşünmez.
Okul, savaşın dışında kalması gereken son sığınaktır. Çünkü bir çocuk için okul, dünyanın en güvenli yeridir. Matematik sınavını düşünen, teneffüste oynayacağı oyunu planlayan, hayal kuran çocuklar gökyüzüne bakıp ölümün oradan geleceğini tahmin edemez. Onlar için gökyüzü ya güneştir, ya bulut, ya umut.
Ama o sabah gökyüzü umut indirmedi.
Füze nedir bilmezlerdi. Gökyüzünden gelen o gürültü, onların dünyasına ait değildi. Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu hedef alındı. Saniyeler içinde sıralar devrildi, defterlerdeki cümleler yarım kaldı, tahtada başlayan cümleler sustu. Öğretmenin “Sessiz olun çocuklar” diye başlayan cümlesi, tarifsiz bir çığlığa dönüştü. Teneffüs zili çalmadı. Oyunlar sonsuza dek ertelendi. Hayaller büyüyemedi. Masumiyet karartıldı.
Bir kız çocuğunun kalemi, bir savaş planının parçası değildir. Bir ilkokul sırası, hiçbir askeri haritada işaretlenmez. Buna rağmen bir okulun vurulması; gücün merhameti kaybettiğinde nasıl vahşileştiğinin göstergesidir.
Bu bir “operasyon” değildi. Bir “askeri zorunluluk” da değildi. Bu, masumiyetin üzerine düşen karanlıktı. Savunmasızlığın ortasında gerçekleşen bir yıkımdı. Orada askeri bir hedef yoktu; yalnızca alfabetik sırayla yazılmış isimler ve henüz hayatın başında olan 165 masum çocuklar vardı.
Ve bu tablo, dünyanın başka bir yerindeki çocukların acısını da hatırlatıyor: Gazze. Yıkılan okullar, enkaz altında kalan sınıflar ve korkuyla büyüyen çocuklar… Anneler sabah vedalarının son vedaya dönüşeceğini bilmiyordu. Minikler evden çıkıp geri dönemiyordu. Aynı coğrafya, aynı aktör, aynı gölge… Sadece şehirlerin adı değişiyordu.
Savaşın dili çoğu zaman soğuktur: “stratejik nokta”, “operasyonel hedef”, “kaçınılmaz hasar”… Oysa bir çocuğun hayatı hiçbir askeri terimin içine sığmaz. Yedi yaşındaki bir kız çocuğunun hayali, bir haritanın üzerinde çizilmiş sınırlardan daha değerlidir. On iki yaşındaki bir öğrencinin defterine yazdığı gelecek planı, tüm politik hesaplaşmadan daha kıymetlidir.
Öfke büyüyor, çünkü bu bir hata değil; sonuçları öngörülebilecek bir yıkım. Çocukların bulunduğu bir okulun vurulması, savaşın en karanlık eşiğini aşmaktır. Güçlü olmak, yıkabilmek değildir. Güçlü olmak, en savunmasızı koruyabilmektir. Eğer bir güç, kız çocuklarının okuduğu bir okulu yerle bir ediyorsa; orada teknoloji olabilir, ama vicdan yoktur. Orada askeri hesap olabilir, ama merhamet yoktur.
Bir çocuğun kalemi, hiçbir stratejik planın parçası olamaz. Bir ilkokul sırası, hiçbir savaşın meşru hedefi değildir. Çocuklar savaşın tarafı değildir. Onların dünyası; harfleri yeni öğrenmenin heyecanı, resim defterine çizilen güneş ve arkadaşlarla paylaşılan bir parça ekmektir. O dünyaya düşen her bomba, insanlığın ortak değerlerine yönelmiş bir saldırıdır.
Minab’da o sabah yarım kalan hayatlar, sadece bir şehrin değil, insanlığın kaybıdır. Çünkü çocuklara dokunulan bir dünyada hiçbir sınır güvenli değildir. Çocukların ölümü sıradanlaşırsa, insanlık da yavaş yavaş ölür.
Ve dünya şunu açıkça görmeli:
Çocuklar savaşın tarafı değildir.
Hiçbir bayrak, hiçbir strateji, hiçbir siyasi hesap, hiçbir askeri plan; bir çocuğun hayatından daha değerli değildir.
Gökyüzü, çocukların üzerine ölüm değil, umut indirmelidir.
Çocuklara dokunulamaz. Dokunulmamalıdır.
Çünkü çocuklara yapılan her saldırı, insanlığın kalbine yönelmiş bir yaradır.
