MALİYET SAVAŞI: İRAN'IN KEŞFETTİĞİ PSİKOLOJİK ZAFER
Güç, tank sayısında değil; karşı tarafa sürdürülemez maliyet üretme kapasitesindedir.
Bu cümle, Ortadoğu’nun kanayan coğrafyasında yankılanan yeni bir savaş felsefesinin özeti. İran, klasik güç tanımını tersyüz ederek, askeri literatüre geçmesi gereken bir stratejik zekâ örneği sergiliyor. Peki bu strateji neden bu kadar etkili? Cevap, insan ruhunun en kırılgan noktasında saklı: Acıya tahammül eşiğimizde.
Kaybın Acısı, Kazancın Sevincinden Büyüktür
Daniel Kahneman’ın Nobel ödüllü “Kayıptan Kaçınma” teorisi, basit ama yıkıcı bir gerçeği ortaya koyar: Bir kaybın verdiği acı, aynı miktardaki kazancın verdiği mutluluğun yaklaşık iki katıdır. İran bu psikolojik yasayı silahlaştırdı.
Bir düşünün: Amerika’nın Irak'ta kazandığı zaferler kaç gün manşetlerde kaldı? Oysa Husilerin Kızıldeniz’de vurduğu bir ticaret gemisi, küresel basında haftalarca yankılanıyor. Büyük zaferler unutuluyor da küçük ama sürekli kayıplar hafızamıza kazınıyor. İşte İran’ın oynadığı oyun tam da bu: Rakibine büyük yenilgiler yaşatmak değil, küçük ama kanayan yaralar açmak.
ABD ve İsrail gibi demokratik toplumların en büyük zafiyeti, şeffaflıkları ve hesap verebilirlikleri. Her kayıp görünür, her maliyet sorgulanır, her başarısızlık siyasi krize dönüşebilir. Oysa İran, kapalı toplum yapısının karanlığında kayıplarını gizleyebilir. Bu, bir boksörün rakibini spot ışıkları altında dövüşmeye zorlayıp kendisinin karanlıkta kalması gibi.
İran'ın stratejisinin en sinsi yanı, rakibine “yeni normal” dayatması. Önce küçük maliyetleri olağanlaştırırsınız. “Husiler her an bir gemi vurabilir, bu bölgenin gerçeği” söylemi, aslında bir tür psikolojik uyuşturucudur. Savunma reflekslerini köreltir.
Ta ki bir gün, bu küçük olaylar artık o kadar da küçük olmayana kadar. Ya da birbirini o kadar hızlı takip eder ki, toplumun adaptasyon kapasitesi aşılır. İşte o an “yılgınlık” başlar. İnsanlar sormaya başlar: Bu bitmek bilmeyen acının sonu ne?
Bu sorunun cevabı yoktur. İran’ın stratejisi, bu cevapsız soruyu rakibinin zihnine kazımaktır.
Savaş tarihi boyunca, zafer toprak kazanmakla ya da düşman başkentini ele geçirmekle ölçülürdü. Oysa İran’ın oyununda net bir hedef, net bir bitiş çizgisi yok. Rakip kendini bir bataklıkta debelenir gibi hisseder. Ne kadar çok tank gönderirse göndersin, ne kadar çok füze harcarsa harcasın, bataklık onu biraz daha içine çeker. Bu çaresizlik, askeri ve siyasi liderlerde derin bir hayal kırıklığı yaratır.
Savaşın Kaybedildiği Görünmez Cephe
“Savaş cephede değil, başkentlerdeki kamuoyu yoklamalarında kaybedilir.” Bu söz, 21. yüzyılın en önemli askeri gerçeğidir.
Demokratik toplumlarda halkın onayı, somut fayda görüldüğü sürece devam eder. Oysa İran’ın dayattığı maliyet savaşında somut bir fayda görmek neredeyse imkansızdır. Siz Husiler’i vurdukça, onlar daha çok gemi vurur. Sorun “çözülmez”, sadece yönetilmeye çalışılır.
Bir askerin ölümü, bir füzenin düştüğü yerin görüntüsü, benzin fiyatına gelen zam... Bunların her biri, medyada tekrarlandıkça toplumsal bilinçaltında biriken “negatif imgeler” haline gelir. İran, doğrudan medya savaşı vermese bile, sahada yarattığı etkilerle medyanın gündemini belirler. Her haber, rakibin toplumunda bir acı olarak kodlanır.
Clausewitz'in dediği gibi: “Savaş, rakibimizi irademizi kabul etmeye zorlama eylemidir.” İran’ın maliyet üretme stratejisinin nihai hedefi de budur: Tankları yok etmek değil, rakibin savaşma iradesini yok etmek.
Sürekli tetikte olmak insanı yorar. “Neden savaşıyoruz?” sorusunun cevabı bulanıklaşır. Toplum, artık bu angajmandan nasıl çıkılacağını tartışmaya başlar. Zafer değil, “çıkış stratejisi” aranır.
İşte o an İran kazanmıştır. Ortada ne toprak kazanılmıştır ne de bir ordu yenilmiştir. Sadece bir toplumun “tahammül eşiği” aşılmış, o toplum “artık yeter” demiştir. Bu, bedensiz bir zaferdir; ruhlara kazınmış bir yenilgi.
Peki Bu Strateji Sürdürülebilir mi?
Her stratejinin bir bedeli vardır. Sürekli “maliyet üreten” bir aktör, zamanla yalnızlaşabilir, meşruiyetini kaybedebilir. Gücünü yıpratmaya dayayan bir sistemin, kendi iç dinamiğini de sağlıklı tutması gerekir.
Aksi takdirde, “maliyet üretme” oyunu, onu üretenin de ruhunu tüketen bir girdaba dönüşebilir. Belki de asıl soru şudur: Bir ulus, başkalarına maliyet dayatarak kendini ne kadar süreyle güçlü hissedebilir? Ve bu hissin ötesinde, gerçek ve sürdürülebilir bir güç inşa edebilir mi?
Ortadoğu’nun kanlı satranç tahtasında İran, yeni bir oyun kurdu. Bu oyunun adı, “maliyet savaşı”. Ve bu savaş, tanklarla değil, toplumların acı eşikleriyle kazanılıyor.
