menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İmralı Hapishanesine Açık Mektup III: GERİDE BIRAKILMASI GEREKENLER

27 0
11.08.2026

Merhaba, İnsan, dünyaya baktığında, karşısında kendisinden bağımsız bir yaşam görür. Oysa biraz daha derine indiğinde, gördüğü yaşamın kendi elleriyle, kendi zihniyle, kendi korkuları, tutkuları, ayrımları, kodları ve inançlarıyla kurulduğunu fark eder. Dünyayı değiştirmek, insanı değiştirmek ve yaşamı yeniden kurmak ister. Ve bir gün, bütün bu çabanın içinde kendisiyle karşılaşır. O zaman görür ki kurtarmaya çalıştığı dünya değil, aslında kurtarılması gereken kendisidir.

Belki de gerçek dönüşüm tam burada başlar: İnsan dünyayı değiştirmeden önce, dünyayı kuran kendisine dönmek zorundadır. Çünkü kendisi değişmeden kurduğu her yeni dünya yaşamı, eski insanın başka bir biçimi olacaktır.

Mektuplar serimize devam ederken, bu kez biraz geriye dönüp, insanın kendisinde ve kurduğu dünyada geride bırakması gerekenlere birlikte bakalım. Çünkü yeni bir yaşamı kurabilmek, yalnızca neyi yaratacağımızı bilmekle değil, artık neyi taşımamamız gerektiğini görebilmekle de mümkündür.

Her çağ, kendinden öncekini aşmak istedi. Yeni bir dünya kurduğunu söyledi. Yeni bir insan tanımladı. Yeni bir yaşam vaat etti. Fakat zaman geçtikçe görüldü ki değişen, çoğu zaman kurumlar, söylemler ve isimlerdi. Değişmeyen ise insanı biçimlendiren zihniyetti. Böylece tarih, birbirini aşan çağların değil, kendini farklı biçimlerde yeniden üreten başlangıçların tarihi hâline geldi. İnsanlık sürekli neyi kurması gerektiğini düşündü, fakat neyi geride bırakması gerektiğini yeterince sorgulamadı. Oysa geleceğin önündeki en büyük engel geçmiş değildir, geçmişin insanın düşünme biçimi içinde yaşamaya devam etmesidir.

Geride bırakılması gereken insanlar değil, insanı kendisinden uzaklaştıran yöntemlerdir. Geride bırakılması gereken sorgulama değil, düşünceleri sorgulanamaz hâle getiren anlayışlardır. Geride bırakılması gereken tarih değil, tarihin insanın içinde yaşamaya devam eden tortularıdır. İnsanlık bugüne kadar daha çok neyi kuracağını konuştu. Belki de artık neyi taşımaması gerektiğini konuşmanın zamanıdır. Çünkü geride bırakılmayan her anlayış, geleceğin içine taşınmış bir geçmiş olarak yaşamaya devam eder.

İlk Eşik: Başkasında Aranan İrade

İnsan neden sürekli kendisini yönetecek birini aradı? Bu arayış, insanın kendisiyle kuramadığı ilişkiyi, başka bir insan üzerinden kurmaya çalışmasıyla başladı. Kendine güvenemediğinde bir irade, kendi hakikatine ulaşamadığında bir yol gösterici, içindeki karmaşayı çözemediğinde ise kendisine yön verecek bir akıl aradı. Böylece öncülük, yalnızca yol gösteren bir ilişki olmaktan çıktı, insanın kendi eksikliğini başka bir insanda tamamlama biçimine dönüştü. Bir insanın düşüncesi büyüdükçe, çevresindekilerin hakikati araştırma ihtiyacı küçüldü. Bir insanın sözü hakikat olarak kabul edildiğinde, başkalarının hakikati görme ve inceleme sorumluluğu zayıfladı. Başlangıçta bir düşüncenin etrafında oluşan birliktelik, zamanla düşüncenin kendisinden daha önemli hâle geldi. Böylece insan, düşünceyi taşımaktan çok, düşüncenin taşıdığı bir varlığa dönüştü.

İnsanın insan olması, kendisinden daha bilgili veya bu eksende gelişmiş bir insan bulmasıyla başlamaz, kendi içindekini fark etmesiyle başlar. Bir başkasının bilgisi insana yol gösterebilir ama onun yerine yürüyemez. Bir başkasının deneyimi insana ışık tutabilir ama onun yerine göremez. Bir başkasının hakikati, insanın kendi hakikatini bulmasının yerine geçemez.

İlk Kopuş: Öncüden Özgürleşmek

Geride bırakılması gereken, insanın kendisini başka bir iradenin içinde eritmesine yol açan öncülük anlayışıdır. Bir insanın düşüncesinden yararlanabilir, deneyiminden öğrenebilir, açtığı yola bakabiliriz. Fakat hiçbir insanın düşüncesi bizim insanlaşmamızın, hiçbir insanın iradesi bizim duruşumuzun, hiçbir insanın yaşamı bizim yaşamımızın yerine geçemez.

Belki de en zor kopuş budur. Bir insanı yüceltmeden ondan öğrenebilmek, bir düşünceden yararlanırken ona teslim olmamak ve yürüdüğümüz yolun kendisini değil, yalnızca o yolda yürüyen insanlar olduğumuzu unutmamak.

İnsan, başka bir insanın ardında yürüyerek değil, kendi hakikatine doğru yürüyebildiğinde özgürleşir. Çünkü hiçbir insan, başka bir insanın tamamlanmış hâli değildir.

İkinci Eşik: Kalıba Dönüşen İnsan

İnsan ne zaman kendisi olmaktan çıkıp bir düşüncenin biçimine dönüşmeye başladı? İnsanlığı en derinden etkileyen yanılgılardan biri, insanı değiştirmenin onu belirlenmiş bir ölçüye göre yeniden biçimlendirmek olduğuna inanmaktı. İyi insan, ahlaklı insan, devrimci insan, bilinçli insan, disiplinli insan… Her dönem insanın nasıl olması gerektiğini tanımladı, ardından da o tanıma uygun insanı oluşturmaya çalıştı. Böylece insan, kendi hakikatini keşfeden bir varlık olmaktan çıktı, kendisine verilmiş bir kimliği gerçekleştirmeye çalışan bir varlığa dönüştü. Kendini anlamak yerine kendini düzeltmeye, içindeki çelişkileri görmek yerine onları gizlemeye yöneldi.

İnsan, kendisine ait olanı değil, kendisinden bekleneni yaşamaya başladığında içinde ikinci bir hayat oluşur. Dışarıdan bakıldığında disiplin, bağlılık, fedakârlık ve ölçü vardır. İçeride ise bastırılmış duygular, ertelenmiş ihtiyaçlar ve görülmeyen bir insan yaşamaya devam eder. Bastırılan duygu yok olmaz, ertelenen ihtiyaç, görülmeyen beden, yaşanmamış ilişki yok olmaz.

Kadını kadınlığından, erkeği erkekliğinden uzaklaştırmak; insanın duygularını, sevgisini, cinselliğini, yakınlığını ve bireyselliğini yalnızca ideolojik bir ölçüyle denetlemeye çalışmak insanı kendisine döndürmez. Tam tersine, insanın kendisini daha derine saklamasına yol açar. Görünmeyen ise ortadan kalkmaz, yalnızca başka bir zamanda ve başka bir biçimde yeniden ortaya çıkar.

İnsan, bir ideolojinin kusursuz kişisi olmaya çalışırken, kendi içindeki insanı kaybeder. Oysa görevi kusursuz bir kalıba girmek değil, kendi içindeki bozulmayı görebilecek kadar kendisine yaklaşabilmektir. Bir insanın bütün yaşamını bir düşünceye vermesi, o düşüncenin insanın bütün yaşamına sahip olabileceği anlamına gelmez. Can, ruh, beden, duygu ve sevgi hiçbir düşüncenin mülkü değildir. İnsan, inandığı şeyden önce insandır.

Asıl soru da burada başlar: Bir insanı bir şeye benzetmek mi istiyoruz, yoksa onun kendisi olabilmesini mi?

İkinci Kopuş: Dayatılmış Kimlik

İnsanı bir düşüncenin kişisi hâline getirme anlayışını geride bırakmak gerekir. İnsan, kendisine verilmiş bir kalıba sığdırıldığında dönüşmüş olmaz, yalnızca o kalıbın içinde yaşamayı öğrenir. Dışarıdan görünen uyum, içeride gerçekleşmiş bir dönüşümün kanıtı değildir. Bazen en kusursuz görünen davranışın altında en büyük çatışma saklıdır. Bu nedenle insanın davranışını değiştirmekle insanın zeminini değiştirmek aynı şey değildir. Bir insana ne yapmaması gerektiğini öğretmek, onun neden öyle davrandığını anlamak değildir. Bir duyguyu yasaklamak, o duygunun kaynağını ortadan kaldırmaz. Bir ihtiyacı bastırmak, insanı ihtiyaçsız hâle getirmez. Gerçek dönüşüm, insanın kendisini saklamaya ihtiyaç duymadığı yerde başlar. Kendi çelişkisini görebilen, kendi korkusuna bakabilen, kendi arzusunu tanıyabilen, kendi yanlışını kabul edebilen insan değişebilir. Çünkü değişim, insanın kendisiyle karşılaşabildiği yerde mümkündür.

İnsan bütün hayatını bir davaya verebilir, yıllarca çalışabilir, bedeller ödeyebilir, zindanlardan geçebilir, dağlarda yaşayabilir. Bütün bunlar onun emeğinin değerini gösterir. Fakat bir gün hayatını farklı bir şekilde sürdürmek istediğinde, geçmişte verdiği bütün emeklerin sanki hiç yaşanmamış, hiçbir anlam taşımamış gibi yok sayılması ne bir hareketi ne de onun temsilcilerini özgürlükçü kılar. Bir insanın sizinle yürümeyi bırakması, daha önce verdiği yılları, emeği ve katkıyı geçersiz kılmaz. İnsanla kurulan ilişki, onu yalnızca bizimle yürüdüğü sürece değerli gören anlayıştan kurtulmalıdır. Çünkü bu anlayış, en çok eleştirilen sistemlerin mantığını yeniden üretir:

Bir insanın özgürlüğü, sizinle aynı yerde durduğu günlerde değil, sizden ayrıldığında da insan olarak kalabilmesinde sınanır. Çünkü insanı bize ait olduğu sürece değerli görmek, insanı gerçekten görmek değildir. Asıl sınav, insan bizimle aynı düşünmediğinde, aynı yerde durmadığında, bizimle yürümemeyi seçtiğinde başlar. İşte o zaman onun varlığına gerçekten saygı duyup duymadığımız ortaya çıkar. İnsan, bizimle birlikte olduğu için değil, bizden bağımsız olarak da kendi yaşamının insanı olabildiği için değerlidir.

Üçüncü Eşik: Katı Zihin

İnsan, kendisini hangi ölçüyle değiştireceğine karar vermeden önce kendisini görebilmelidir. Çünkü görülmeyen insan değiştirilemez, yalnızca biçimlendirilir. Burada ahlak ve politika meselesi yeniden karşımıza çıkar. Ahlakı güzel yaşama sanatı, politikayı ise ahlakın güncellenmesi ya da pratik politika sanatı olarak ele aldığımızda önemli bir kapı açılır. Fakat bu kapı, insanın kendisini gerçekten görebildiği bir zemine dayanmadığında ahlak da politika da zamanla insanın üzerinde duran bir ölçüye dönüşür. İnsan ne kadar doğru bir ahlak kuralı öğrenirse öğrensin, kendi içindeki çelişkiyi görmüyorsa o kural onun yaşamına ancak dışarıdan uygulanabilir. Ne kadar demokratik bir söylem geliştirirse geliştirsin, kendi zihninde farklı olana yer açamıyorsa demokrasi yalnızca başkalarına önerdiği bir yaşam biçimi olarak kalır.

Bu nedenle demokrasi, önce bir yönetim biçimi değil, insanın kendisiyle yüzleşebilmesinin esnek zeminidir. İnsan kendisiyle yüzleşebilmek için kendi hakkındaki kesinleşmiş yargılarını gevşetebilmelidir. Kendisini bildiğini sandığı yerde durmak yerine, kendisine yeniden bakabilmeli, yanılabileceğini kabul edebilmeli, değişebileceğini hissedebilmelidir. Esneklik burada bir zayıflık değil, dönüşebilmenin zeminidir. Zihin kendisini tek bir biçime kapattığında yeni olanı alamaz, kendi hakikatini bile yalnızca daha önce bildiği biçimler içinde görmeye başlar. Oysa evrende yaşamın çeşitlenebilmesi de bu esneklik sayesinde mümkündür. Enerji tek bir biçimde donmadığı, hareket edebildiği, dönüşebildiği ve farklı biçimler oluşturabildiği için evren zenginleşir. İnsan da kendi içinde bu hareket alanını yaratabildiğinde dönüşüm mümkün hâle gelir.

Demokrasi bu anlamda insanın kendisini özgürleştirme esnekliğidir. Kendinden özgürleşebilmenin, kendisine dışarıdan bakabilmenin ve kendi hakikatini yeniden görebilmenin zemini olmadan demokrasi yalnızca kuralların toplamına dönüşür. İnsan kendi içinde esneklik yaratamıyorsa, dışarıda ne kadar demokratik kurum kurulursa kurulsun, aynı katılık başka biçimlerde yeniden ortaya çıkar. Çünkü insanın içinde çözülmeyen şey, kuralların arkasına saklanarak ortadan kaybolmaz. Bir yerde bastırılan, başka bir yerde açığa çıkar. Bu yüzden demokrasi önce insanın kendi zihninde farklı olana yer açabilmesiyle başlar. İnsan kendisini tek bir kalıba hapsetmediğinde, başkasının varlığına da daha geniş bir yer açabilir.

İnsan kendisini görebildiği ölçüde esner, esneyebildiği ölçüde dönüşür, dönüşebildiği ölçüde özgürleşir. Belki de demokrasinin en derin anlamı budur. İnsan kendi hakikatini mutlaklaştırmadan kendisine bakabilsin ve kendisine bakarken değişme ihtimalini kaybetmesin.

Üçüncü Kopuş: İçsel Demokrasi

Demokrasiyi kavramların sınırına hapsetmek yerine, onu yalnızca toplumun yönetilme biçimi olmaktan çıkarıp, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye geri döndürmek gerekir. Çünkü insan kendi içinde demokratik değilse, dışarıda kurduğu demokrasi ne kadar güçlü görünürse görünsün, bir süre sonra kendi katılığını yeniden üretir. Başkasına söz hakkı vermek kolaydır, insanın kendi kesinliğine söz hakkı tanımaması daha zordur. Kendi düşüncesini sorgulanamaz hâle getiren insan,........

© Güneydoğu Ekspres