“Tek hayatın içinde başka hayatlar yaşıyoruz”
Kendisini ilk kez “Zenne” filminde gördüm ama onun, “Kasaba” dizisinde izlediğim kişiyle aynı oyuncu olduğunu sonradan anladım. ‘Kasaba’ dizisinde etkileyici oyunculuğu ve farklı karakteri ile kendisini daha yakından merak ettim. Kerem Can’ın hikayesi Almanya’dan Türkiye’ye, bağımsız sinemadan ana akıma, tiyatro sahnesinden uluslararası projelere uzanan bir yolculuk… Kerem Can, oyunculuğu yalnızca bir meslek değil, “tek bir hayatın içinde başka hayatlar yaşayabilme” hâli olarak görüyor. Türkiye’deki yoğun set temposundan göçmenlik hikâyelerine, Zenne’nin cesaretinden yeni vampir dizisine uzanan bu sohbet; iki dünya arasında kendi yerini arayan bir oyuncunun samimi hikâyesini anlatıyor.
‘Rüya Gibi’ ile ilk kez ana akım bir dizide yer aldınız. Nasıl bir deneyimdi?
Gerçekten çok farklı bir deneyimdi. İlk defa böyle bir işte çalıştım ve insanüstü bir tempo olduğunu gördüm. Haftada 130 dakika yetiştirmek için herkes günde 14–17 saat çalışıyor. Görüntü ekibi, reji, oyuncular… Herkes inanılmaz bir emek veriyor. Bu şartlarda bir işi çıkarabilmek bile mucize aslında. Ben hep ezberle çalışmayı seven biriyim. O yüzden ilk başta çok korktum açıkçası. Sayfalarca diyalog, monolog… Almanya’da bir günde çekilecek bir sahneyi burada bir saatte çekiyorsunuz. Seda ile çektiğimiz 7–7,5 sayfalık bir sahne vardı; Almanya’da o sahneye bir gün ayrılırdı. Burada 1–1,5 saatte çektik. Bu tempo başka bir refleks geliştiriyor. Çok spontane karar vermeniz gerekiyor. Heyecan verici ama aynı zamanda çok yorucu.
Bu kadar emeğin karşılığını alamamak duygusu da var mı?
Evet. Çünkü bu kadar büyük emek veriliyor ama bir anda “reyting olmadı” denilip bitebiliyor. İnsan bazen emeğinin boşa gittiğini hissediyor. Ama yine de insanlar bu emeği görüyor bence. Bu şartlarda iyi bir şey çıkıyorsa zaten mucizevi bir durum.
Başlarken bitebileceğini düşünüyor muydunuz?
Düşündüm tabii. Ama role baktım ve “Bu ilginç bir deneyim olabilir” dedim. Açıkçası korktum da. Çünkü insanlar bu düzene alışmış durumda. Ben o tempoya alışık değildim ve ekibe zorluk çıkarmaktan çekindim ama ekip çok tatlıydı. Güzel bir tecrübe oldu. Şimdi bundan sonra bir dizi kabul ederken çok daha fazla düşüneceğim sanırım. Oyuncular, senaryo, hikâye… Her şey önemli. Çünkü gerçekten çok zor bir düzen.
“Almanya’da tempo başka, Türkiye’de başka”
Türkiye ve Almanya’daki setler arasında en büyük fark ne?
Tamamen farklı. Kültür farkı da var. Almanya’da tempo daha yavaş. Günde 5–7 sayfa çekiliyor. İnsanlar daha çok düşünüyor. Türkiye’de ise ekipler çok hızlı olmak zorunda. “Buradan çözeriz, oradan alırız” diye ilerliyor. Ama bir oyuncu için iki sistemi de deneyimlemek çok öğretici. Türkiye’de düşünmeye vakit olmuyor bazen. Gece 12’de sahne geliyor, sabaha hazır olmanız gerekiyor. Arabada ezber çalışıyorsunuz. Sürekli çözüm üretmek zorundasınız.
Bu kısa deneyim size ne kattı?
Bir tür hayat üniversitesi gibi. Oyunculuk zaten böyle bir şey bence. Her deneyim sizi besliyor. Karakter açısından da özgürlük alanım vardı. Yönetmenle birlikte “ne yapabiliriz?” diye konuşabildik. Keşke daha fazla zaman olsaydı.
“Karakterde kırılma arıyorum”
Karakterlerde sizi çeken şey ne?
Ben ambivalent karakterleri seviyorum. İçinde çelişki olan, kırılma taşıyan karakterleri… İlk bakışta başka görünen ama altında başka bir hikâye olan insanları seviyorum. İnsanlar bir karaktere “kötü”, “katil”, “hırsız” diyebilir ama altında farklı bir hayat vardır. O derinlik ilgimi çekiyor.
Türkiye’deki projelere dahil olmanız nasıl gelişti?
Aslında burada setteydim. O sırada teklif geldi. Türkiye’de ana akımı deneyimlemek istedim. Rol de güçlü bir roldü. Ekip çok iyi karşıladı beni. “Hazır........
