"Hepsiyle başka başka yolculuklar yaşadım"
TRT’nin tabii dijital platformunda 'Kara Kış'ı izlerken aklımdan hep aynı cümle geçti: Keşke böyle hikâyeler daha çok anlatılsa... Çünkü bazen bir dizi, yalnızca geçmişte yaşanan büyük bir felaketi değil; unuttuğumuz değerleri de hatırlatıyor. Ulvi Kahyaoğlu ise son yıllarda her yeni rolünde beni yeniden şaşırtan oyunculardan biri. Oynadığı karakteri göstermeye çalışmıyor; onu yaşıyor. Bu yüzden izlerken karşınızda bir oyuncudan çok, hikâyenin içinden çıkıp gelmiş gerçek bir insan varmış hissine kapılıyorsunuz. 'Kara Kış'taki idealist gazeteci Sinan Seyfi de bunun en güçlü örneklerinden biri. Kahyaoğlu ile hem bu etkileyici yolculuğu hem de Tribeca Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan 'Mutter'i, yeni projesi 'Sahne 9'u ve oyunculuğa bakışını konuştuk.
'Kara Kış' dizisini kariyerinizde nasıl konumlandırırsınız? Gerçekliği ve toplumsal yönüyle ayrılan bir tarafı var. Ne dersiniz? Ayrıca bu proje için rol size nasıl geldi?
Kara Kış, gerçek bir olaya, yaşanmış doğal bir felakete dayandığı ve aynı zamanda bunun içindeki kahramanlık hikâyelerini anlattığı için böyle bir hikâyenin parçası olmak benim için çok onur verici, öncelikle bunu ifade etmem gerekiyor. Ayrıca senaryoyu okuduğum zaman da, çekimler sırasında da, yayınlandıktan sonra izlediğimde de hissettiğim şöyle bir şey vardı: Ben böyle hikâyeleri izlemeyi özlemişim. Çünkü günümüzde artık toplumsal yaşamın geldiği bu noktada, kapital düzenin bizi alıştırdığı bu bireysel var olma çabasının yarattığı bencilliğin yanında, birilerinin belli inisiyatifler alarak tanıdığı ya da tanımadığı insanlar için kendilerini feda edebiliyor olması fikri bana bir şeyleri hatırlattı. Kahramanlıkların sadece masallarda kalmadığını hatırlamak, bir nebze olsun yaşadığımız dünyaya ve hayata daha umutlu bakabilmemi sağlıyor. Böyle hikâyeler, yüzyıl ya da yüzyıllar sonra bile bir yerlerde birilerine umut olabiliyor. Bu yüzden de benim için her anı çok büyük bir anlam taşıyor. Üstelik dizide yalnızca Sinan Seyfi'yi canlandırmıyor, aynı zamanda hikâyenin dış ses anlatıcısı olarak da yer alıyorum. Bu da projeyle kurduğum bağı benim için daha farklı ve özel bir noktaya taşıdı. Bu rolün bana nasıl geldiği konusu ise biraz enteresan bir tesadüf oldu. Çünkü aslında geçtiğimiz günlerde Tribeca Film Festivali’nde açılışını yapan Mutter filmi, benim Kara Kış'ın bir parçası olmama sebep oldu. Alphan Eşeli ve Ömer Atay beni Mutter'ın kurgu sürecinde yapımcımız Oğuz Peri’ye önermiş. Kara Kış’ın senaryosu bu şekilde elime ulaştı ve günün sonunda içerisinde yer almaktan büyük mutluluk duyduğum iki projenin de bir parçası olmuş oldum.
“Ben Sinan Seyfi'yi idealist ve kırılgan biri olarak tanımlardım”
Bir gazeteci olarak keşke oynadığınız gazeteci Sinan Seyfi gibi olabilsek ve öyle kalabilsek, dedim. Sizin için nasıl bir karakter oldu? Karakterinizi tanımlar mısınız? İyilik timsali oluşu, idealistliği ve pes etmemesi beni çok etkiledi…
Ben Sinan Seyfi'yi idealist ve kırılgan biri olarak tanımlardım. Kırılganlığını da biraz daha açmak istiyorum. Hayata dair hayal ettiğimiz ve idealize ettiğimiz şeyler, bizim gördüğümüz, beklediğimiz, olmasını istediğimiz noktada karşılık bulamadığında kırılırız ya... Biz elimizden geleni yapıyoruzdur iyi ve doğru olmak için ama ne hayat ne de etrafımızdaki insanlar bunu beklediğimiz gibi karşılamıyordur. İşin sonunda, hayal ettiğimiz, olmaya ve oldurmaya çalıştığımız doğruları sorgulamak zorunda kalırız. Bu yüzden "idealist" ve "kırılgan" tanımlamasını birlikte kullanmak istedim. Bir yandan da Sinan Seyfi, Erzincan'a gelene kadar başka biriydi ama Erzincan'a geldikten sonra yaşadıkları ve gördükleriyle kendi özünü, ilkelerini kaybetmeden olgunlaşmak zorunda kaldı. Bu sürecin sonunda artık başka biri olmuştu. Belki de öncesinde bazı şeylerden kaçmak onun için bir çözümken, yaşadığı, şahit olduğu olaylardan sonra istediği şeyleri elde etmek için savaşmayı ve pes etmemeyi öğrenen biri haline geldi. Buna da sebep olan kişi sevgili Murat Yıldırım’ın canlandırdığı Savcı Yusuf İzzet Akçal karakteriydi. Tabii Sinan Seyfi’nin hayatına dokunan partneri Nadire'yi de bu noktada es geçemeyiz.
“Bu felaketi yaşayan ailelerin çocukları ve torunları bu projeyi izleyecek”
Proje, tarihi bir gerçekliğe dayanıyor. 1939 Erzincan Depremi'ni ve tarihi gerçekliğini biliyor muydunuz? Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu? Gerçek bir hikâyenin projeye dönüşmesi başka türlü bir heyecan mı?
Projeyi okumadan önce maalesef Erzincan Depremi'ni ve depremde Savcı Yusuf İzzet Akçal'ın ve mahkûmların yaptıklarını bilmiyordum. Hikâyenin büyük çoğunluğunun gerçek olduğunu söyleyebilirim. Böylesi bir hikâyenin anlatılması ve bir parçası olmanın getirdiği bir sorumluluk da var tabii. Bu felaketi yaşayan ailelerin çocukları ve torunları bu projeyi izleyecek. Tarihsel bir olayı baz alıyor olmak bir yana, pek çok insanın hayatını değiştiren ve çok sayıda kaybın olduğu bir olayı anlatıyoruz. O yüzden her anın gerçekliği ve duygusal ağırlığı sorumluluğumuzu artırıyor.
“Enkaz altındaki insanlara ve kurtarma çalışmasında bulunan kişilere neler hissettirdiğini bir nebze olsun anlıyor olmamız bence çok önemliydi”
Prestijli, uluslararası........
