menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

'Bakıyoruz sinemaya sanki İsviçre’de yaşıyoruz'

30 0
26.04.2026

Yaklaşık on yılın ardından “Başıbozuklar” ile yeniden sinemaya dönen Gani Müjde ile buluştuk. Geçmişten bugüne üretim serüvenini, “Arabesk”ten bugünün sinemasına uzanan yolculuğunu; sektörün tıkanan damarlarını, sansürü ve hikâyelerin neden gerçeklikten koptuğunu konuştuk.

Gani Bey, ne güzel sizi senaryoyla bir filmde görmek. Ne kadar zaman oldu?Çok ara veriyorum. Çünkü araya diziler giriyor. Bu sefer diziler de girmedi. Komedi yapılmadığı için televizyonda dizi yapmıyordum. Sonra bu film oldu. Daha çok sinema yapmak isteyenlere senaryo veriyorum şu anda. Artık kendi filmlerimi çekmek istiyorum. Ama onu ne zaman yapabileceğimi bilmiyorum.

“Artık kendi dünyamın filmlerini anlatmam lazım”

En son ne zaman bir projeniz hayata geçmişti? Ne kadar ara vermiştiniz?En son 2015’ti; “Bizans Oyunları: Game of Bizans”ı yapmıştım. Neredeyse 10 sene olmuş. Oldukça uzun süreler ara veriyorum. O arada müzikaller, kitaplar var. Arada bir tane dizi yaptım, “Gelsin Hayat Bildiği Gibi”. Ama sonuçta sinema başka! Biraz daha geriye gidersek şöyle şeyler oluyor kafanızda: Sinema okulundan mezun olurken bir dünya kuruyorsunuz kendinize ve o dünyanın filmlerini yapmak istiyorum diyorsunuz. Bunun bir kısmını yapmak belli bir yaşa kadar mümkün olmuyor. Sektör koşullarından, size olan inançsızlıktan filan bir süre yapamıyorsunuz. Ben o kıvama geldiğimi hissediyorum. Artık oturup kendi dünyamın filmlerini anlatmam lazım. Yazıyorum da bir yandan fakat o filmleri beklerken ama bir yandan da sinema yürüyor. Şu anda bu film var, bir tane de çizgi film yazdım.

Ne güzel.Önümüzdeki sezon girecek: “Dakzi” diye bir çizgi film. Bir banyo ördeğinin hikâyesi. Hikâye başkasının ama ben senaryosunu yazdım. Burada, “Başıbozuklar”da da şöyle bir şey oldu: Sevgili Emre Oskay geldi, dedi ki; “Biz bir plato aldık. Platonun içinde bir askeri birlik var. Eskiden askeri birlik olarak kullanılıyormuş. Orada askerde geçen bir hikâye yapar mısın?” “Ne olur, ne olur?” diye düşündüm. Şimdi tabii bizdeki askerlikle ilgili bir hikâye yapsam sıkıntı olacak. Dedim ki ben en iyisi burayı bir Amerikan üssüne çevirteyim. Ve Türkiye’den kazara buraya gelmiş bir orkestrayı, dansözleri falan bir IŞİD çatışmasının içine sokayım. Çok enteresan olabilir bu diyerek hikâyeyi öyle kurduk. Ve öyle başlıyor hikâye. Filmi yazdım, Emre’ye verdim ama sonra unuttum. Aradan bir iki sene geçti. “Çok güzel cast yaptık, başlıyoruz.” “Hadi canım” dedim. Vallahi başlıyoruz. Ben inanmadım bir süre. “Hemen başlıyoruz” dedi. Çok sevindim. Çok da iyi bir kadro toparlamış Emre, her zaman olduğu gibi. Nasıl beceriyor bunu hâlâ bilmiyorum. Şeytan tüyü var onda. Hakan Algül yönetmeni, benim hep “Keşke benim filmlerimi o çekse” dediğim bir yönetmendir.

“Filmin başından sonuna kadar çok güldüm”

İlk kez çalıştınız.İlk kez çalıştım. Tabii filme çok şey katmışlar. Eğlenmişler filmde. Senaryoda olmayan yerler de var ama onlar da o kadar eğlenceli olmuş ki... Normalde ortodoks bir yazarımdır. “Ne işi var bunun, benim senaryomda olmayan şey?” derim ama çok güzel adapte etmişler. Eğlenerek yapmışlar çünkü. Çoğuna çok güldüm ben de. Dedim ki kalsın böyle. Şansını denesin film. Çünkü ne yalan söyleyeyim, ben bu kadar eğleneceğimi tahmin etmiyordum oturduğumda. Dedim ki “Olmuştur bir film ama bakalım eğlenceli mi?” Çok güldüm. Filmin başından sonuna kadar çok güldüm. Burada bir büyü, sihir var bozmayayım dedim. Çok güzel bir film izledim, çok memnun kaldım çıkan işten.

“Başıbozuklar sosyolojik olarak ayağı yere basan bir film”

Tamam, güleceğiz ve eğleneceğiz ama “Başıbozuklar”daki o durum komedisi… Sizin mutlaka içine yerleştirdiğiniz duygu ya da hikâye nedir?Şimdi bir kere ben şuna çok karşıyım: Sosyoloji tabanı, ayağı yere basmayan filmler diyorum ben buna yani Türkiye’de hiçbir sorun yokmuş gibi yoga filmleri yapılması çok hoşuma gitmiyor. Yapan yapsın ama ben yapmam. Bir yerden bu sosyolojiye değmek lazım. Yoksulluk mu var? Müzisyenler zor durumda mı? Dibimizde bir savaş var, Suriye’de. Orada Amerikan üsleri var, askerler var, IŞİD var… Bütün bunlar filmin içinde var. O yüzden sosyolojik olarak ayağı yere basan bir film. Şuna çok üzülüyorum ve yıllardır söylüyorum her yerde. Bir kere de Gazete Pencere okurlarına söyleyeyim. (Bu arada gazetenize aboneyim.) Ben İsveçlilerin bir IŞİD filmi yapmasından dolayı çok rahatsızım. Bir dizi yaptılar, biliyorsunuz. Çok da güzel bir dizi yaptılar. Biz niye yapamıyoruz? Biz de sürekli olarak kaynanası tarafından istenmeyen gelin dizileri seyrediyoruz. Onların yaptığı dizilerin içinde IŞİD var, Türkler var, sosyoloji var. Oradaki bir kadının çektikleri var, kurtulma çabası var. Biz niye bunları yapmıyoruz? İşte bu film, bunun komediden bakanı. Komedi bakış açısıyla yaptım. Orada Amerikalılar kaçıyor IŞİD basınca. Bizim maalesef dansözlere, gitarcılara kalıyor bu iş. Orayı savunmak ve onları alt etmek… Bütün durum komedisi orada. Zaten eğlenceli hale geliyor film. Bir tane de füzemiz var, Adana’yı hedef almış. Bu İran savaşı başlamadan kaç sene önce yazıldı. Şu anda füzeler uçuyor ya… Orada da Adana’ya kilitlenmiş bir füze var. Hikâyenin bir kısmı da o. Biz bu Adana’ya giden füzeyi nasıl durduracağız?

Yani bugüne de çok denk düşüyor.Aynen öyle. Velhasıl kelam “Başıbozuklar”, sosyolojik olarak ayakları yere basan, ülkemizin etrafında oluşan olaylarla ilgilenen bir film. İki sene önce yazılmasına rağmen bugünle birebir örtüşüyor. Ve sinema biraz böyle olmalı. Etrafına bakarak yapılmalı. Çok içe dönük filmleri izliyorum ama benim çok hoşuma gitmiyor. Sosyolojik tabanı, ayağı yere basan bir yanı olmalı filmlerin.

“Türkiye’de Silivri’de bunun benzeri 50 tane hikâye okuduk”

Suya sabuna dokunmama hikayesi… Seyirciye saygı duymayan, aklıyla dalga geçen işler çok görüyoruz.

Evet. Televizyonda bunu yapmak mümkün olmuyor. Siyasi baskılar, RTÜK baskısı… Ama dijitalde de çok farklı değil. Orada da içerikler çok doyurucu değil. Uzun süre yoga kampı izledik. Bana ne yani? Türkiye’de gençlerin büyük bölümü yurt dışına gitmek istiyor. İşsizlik var, gelecek kaygısı var. Bunlara değinen hiçbir şey yapmadı kimse. Kim yapacak? Uzaylılar mı? Genel akımda bunlar işlenmeli, hadi ona razı olduk ama dijitalde de işlenmiyor. Sonra bakıyoruz sinemaya sanki İsviçre’de yaşıyoruz, her şey ülkemizde çok güzel sanki bir tek kaynanalar kötü, gelinler kötü, üç kadın bir erkeğe aşık oluyor, erkekler genel olarak kaba, vurdu mu deviren cinsten sonra bir anda birbirlerini vurmaya başlıyorlar. Sokaktaki gerçeklik yok dizilerde. Bu biraz sektör eleştirisi oldu ama bir kez daha altını çizeyim; Ayakları yere basmalı, sosyolojisi bu tabana dayanmalı. Yaşıyoruz çünkü biz bunları. Mesela Emir Kusturica “Babam İş Gezisinde” filmini yapmıştı. Biliyorsunuz hikayeyi; siyasi nedenlerle tutuklanan bir adam var ve çocukları babalarının iş gezisinde........

© Gazete Pencere