Rayların üstündeki saray
Kısacık bir aradan sonra tekrar yollara düştüm. Rüya gibi bir yolculuk yaptım. Sizlerle paylaşacağım!
Daha önceki yazılarımda, tren yolculuğunu çok sevdiğimi, bu işin dünyada bir numarası olan "Orient Express"le gezmeye can attığımı, böyle bir olanak bulursam izlenimlerimi sizlerle paylaşacağımı belirtmiştim. Bir süre sonra bir telefon aldım. Karşıdaki ses, Setur'un dış geziler sorumlusuna aitti. Sorumlu arkadaş, "Yazınızı okudum. Hâlâ gitmekte kararlıysanız Venedik-Londra seferini yapacak olan Orient Express'te yeriniz ayrıldı" dedi.
Nasıl heyecanlandığımı tahmin edebilirsiniz!
Çantayı toplayıp, Türk Hava Yolları uçağına kapağı attım. Yanıma aldığım kitaplardan birisi, Agatha Christie'nin “Orient Express'te Cinayet” adlı romanıydı. Aklım sıra, uçuş boyunca kitabı okuyacak, bu ünlü tren hakkında birtakım ipuçları yakalayacak, gezide beni nelerin beklediğini kestirmeye çalışacaktım. Ama düşündüğüm gibi olmadı. Soluk soluğa okuduğum kitapta, katilin kim olduğu dışında, başka hiçbir şey öğrenemedim.
Milano'dan bindiğim bir tren, ovaların, dağların arasından geçip beni Venedik'e getirdi. Orient Express'e garın 1 numaralı peronu ayrılmıştı. Ve peronun yolculara ait bölümü kırmızı halıyla kaplanmıştı. Bu halı ortama her ne kadar ihtişam katmışsa da üstündeki sökükler tekerleklerin dönmesini engellediğinden, bavulumu çekmekte zorlanmama neden oluyordu.
Kırmızı halıya lanetler yağdırarak bilet bankosuna doğru ilerlerken yanıma şık giyimli, kafasında sefertası görünümünde şapka olan bir görevli yaklaştı. Bavulumu kapıp, bilet bankosunun önüne götürdü. Bankoda bekleyen görevlilerden biri biletimi alıp üstünde kompartımanımın numarası yazılı olan başka bir kart verdi. O sırada bir güzel kız, elindeki tepsiden şampanya ikram etti.
Kalacağım kompartıman, küçük boyutlu, oldukça lüks bir oturma odası görünümündeydi. Üstünde çeşitli kuş desenleri çizili olan tahta kaplamalar öylesine iyi cilalanmıştı ki, nereye baksam kendimi görüyordum. Lavabo, yine şık bir kapıyla gizlenmişti. Lavaboda özel markalı bir diş fırçası ile macunu, bir çift banyo terliği, birkaç havlu, Sienna marka bir kolonya (en sevdiğim kokulardan biri), tıraş bıçağı ve köpüğü, çeşitli kremler ve şık bir ilkyardım çantası yer alıyordu.
Pencerenin kıyısındaki masaya konmuş küçük lambanın abajurunun desenleri, eskiyi çağrıştıran cinstendi. Geceleri yatak olan koltuk ise goblenle kaplanmıştı. Üstüne serpiştirilmiş puf yastıklar görüntüye rahatlık katıyordu.
Tren hareket ettikten sonra, yol giysilerimi değiştirdim. Kumaş bir pantolon ve ona uyumlu bir gömlek giydim. Biletle verilen broşürde, trende gündüz saatlerinde şık ve rahat, akşam yemeklerinde ise smokin veya kravatlı bir giysi giyilmesi öneriliyordu. Amerikan barın olduğu bölüme vardığımda, kendimi büyük bir otelin lüks bir barında sandım. Bu barın diğerlerinden farkı, hareket etmesi ve hafifçe sallanmasıydı. Bordo biyeli kahverengi kadife kumaşla kaplı koltuklar karşılıklı dizilmişti. Barın hemen yanında bir piyanist hoş melodiler çalıyordu. Beyaz ceket, beyaz papyon ve beyaz eldiven giymiş garsonun getirdiği birayı yarılamamıştım ki, diğer müşteriler de sökün etmeye başladı.
Nedense, Orient Express'in müşterilerinin çoğunluğunun, yaşını başını almış kişiler olacağını........
