Roma’nın son altın çağı ve zırhını felsefeyle kuşanan bir imparator: Marcus Aurelius
Günümüzden yaklaşık yirmi beş asır önce Antik Yunan’da zeytin ağaçlarının gölgesinde, idama mahkûm edilen hocası Sokrates’in derin yasını tutan bir bilge vardı. İslam coğrafyasında Eflatun olarak bilinen bu bilge Platon’du. Devleti yönetmek, rotasını bilmeyen tayfalara dümeni teslim etmek kadar tehlikeli bir cehaletti bu bilge filozofa göre. Yönetim sıradan kalabalıkların değil, ağır bir disiplin ve yüksek bir bilgelikle yontulmuş yetenekli bir azınlığın işi olmalıydı kesinlikle.
Ölümsüz eseri “Devlet”in sayfalarında Platon, ideal bir toplumun anatomisini çizer. O güne dek insanlığın duyduğu en iddialı siyaset felsefesi kuramıdır “Filozof Kral” ya da “Bilge Kral” ideali. Pek bilinen bu kitabının beşinci cildinde, asırlar boyunca felsefe koridorlarında yankılanacak, yöneticilerin de kulağına küpe olacak şu reçete sunulmuştur Platon tarafından.
“Filozoflar kral, ya da kral dediklerimiz filozof olmadıkça... kentlerin, hatta insanlığın çileleri bitmeyecektir.”
Platon’un kurguladığı bu ideal yönetici figürü, rastgele bir taht sahibi ya da gücü elinde tutan bir tiran değildir kesinlikle. Zihinsel bir devrimle fiziksel dünyanın aldatıcı gölgelerinden sıyrılmış ve “İyi İdeası”nın pürüzsüz hakikatini görebilmiş tek kişidir o. Gerçek adaletin, düzenin ve erdemin ne olduğunu yalnızca bu filozof kral bildiği için, devleti meşru bir şekilde yönetme hakkı da yalnızca ona aittir.
Platon bu kurguyu, insan ruhunun üçlü yapısı ile ideal devletin katmanları arasında sarsılmaz bir paralellik kurarak temellendirdi. Ona göre Akıl (Logistikon) bilgelik erdemiyle donanmış, yönünü ve rotasını bilen filozof kralları; Cesaret (Thymoeides) devleti dış ve iç tehditlere karşı koruyan muhafızları yani askerleri; Arzu (Epithymetikon) ise ölçülülük erdemiyle çalışıp üreten zanaatkârları ve çiftçileri temsil ediyordu.
Sağlıklı bir insanda nasıl ki aklın ışığı, bedenimizin arzularını, öfkesini ve bencil iştahını dizginlemek zorundaysa ideal bir devlette de akıl ve bilgeliği temsil eden filozoflar, toplumun diğer katmanlarına rehberlik etmeliydi Platon’a göre. Üstelik bu rehberlik, mal mülk edinmenin, zenginleşmenin ve hatta özel bir aile kurmanın yasaklandığı mutlak bir adanmışlık gerektiriyordu. Çünkü yöneticinin şahsi çıkarı ile devletin bekası asla çatışmamalı, liderin kalbi yalnızca kamu yararı için atmalıydı (bugüne göre ne büyük bir ideal ama!).
Asırlar boyunca Platon’un bu eşsiz kurgusu, akademilerin dersliklerinde tartışılan, ulaşılması imkânsız felsefi bir rüya, kağıt üzerinde kalan kusursuz bir ütopya olarak görüldü. Ta ki devran dönüp, takvimler milattan sonra ikinci yüzyılı gösterene kadar…
Platon’un hayal ettiği o bilgelik ve erdem, yaklaşık beş yüz yıl sonra, mermer sarayların konforunda değil Tuna Nehri’nin dondurucu soğuğunda, barbar kabilelerin çığlıkları ve geceyi yırtan kamp ateşlerinin isli dumanı arasında bir çadırda beden bulacaktı. Dışarıda çamur ve kan vardı. Roma İmparatorluğu’nun sınırlarını zorlayan amansız bir savaş devam ediyordu. Çadırın içinde ise omuzlarında dünyanın en büyük imparatorluğunun yükünü taşıyan, erguvan pelerinli bir adam titrek bir kandil ışığında papirüse şu satırları düşüyordu:
“Dünya değişimdir, yaşamsa kanaat.”
O, ne Büyük İskender gibi fetihten fetihe koşmayı arzulayan bir cihangir ne de Neron gibi iktidarın baş döndürücü zehriyle sarhoş olmuş bir tirandı. O, Platon’un asırlar önce o muazzam yalnızlığıyla düşlediği “Filozof Kral” idealinin yeryüzünde vücut bulmuş, ete kemiğe bürünmüş en trajik ve en canlı örneğiydi. O tarihçilerin “Stoacı İmparator” veya........
