İki dünyanın hükümdarı: Fâtih Sultan Mehmed
Tarihi sadece ders kitaplarının sıkıcı metinlerinden öğrenmek insanlığın geçirdiği o muazzam dönüşümü, inanılmaz değişimi ıskalamak anlamına gelir. Zira o tarih, bazı isimleri kaydederken sadece kronolojinin soğuk satırlarını kullanmaz. Bazılarına çağların kapılarını açtırıp kapatan efsanevi bir libas giydirir.
Fâtih Sultan Mehmed, şüphesiz bu isimlerin en görkemlilerinden biri. Tarihçilerin kutbu namıyla tanınan kıymetli Halil İnalcık’ın vesikalarla ve eşsiz bir tahlille önümüze serdiği o “sarsılmaz askeri deha” ile İlber Ortaylı’nın her fırsatta vurguladığı “Rönesans aydını” profili birleştiğinde, karşımıza sadece bir padişah değil, doğuyu ve batıyı kendi şahsında yoğurmuş evrensel bir hükümdar çıkar karşımıza. Zira kılıcının keskinliğini kaleminin ve zekasının derinliğiyle bileyen bir cihangirdir Fâtih Sultan Mehmed.
Bahsettiğimiz gibi onun yaşamını tarih kitaplarının satırlarından kurtarıp biraz derinlemesine incelediğinizde büyük bir komutanın, sadece kılıcına ve askerinin gücüne güvenerek değil, çağının teknolojisini ve mühendisliğini bizzat kurgulayarak nasıl tarih yazabileceğini görmüş oluruz. İnalcık’ın anlatımıyla Fâtih, İstanbul’u kuşatırken yalnızca aşılmaz denilen surları değil, Orta Çağ’ın skolastik ve askeri dogmalarını da yıkmıştır. Şahi toplarının dökümünden, gemilerin karadan yürütülmesine kadar her bir hamle, ince bir matematik ve sarsılmaz bir iradenin ürünüdür. Genç yaşında Boğazkesen’i (Rumeli Hisarı) aylar gibi kısa bir sürede inşa ettirmesi, onun stratejik vizyonunun ve lojistik dehasının en somut nişanesidir. O, savaş meydanlarında at koşturan bir serdar olduğu kadar, kuşatma planlarını parşömenler üzerinde pergel ve cetvelle çizen bir baş mühendistir de aynı zamanda.
Şehzade Mehmed, başlangıçta tahtın doğal varisi değildi. Ancak kaderin ağları, ağabeyleri Ahmed ve Alaeddin Ali’nin ölümleriyle örüldüğünde, tahtın bütün ağırlığı bu sessiz, meraklı ve zeki şehzadenin omuzlarına binecekti. Onun hikayesi ihanetlerin, hayal kırıklıklarının, sarsılmaz bir iradenin ve nihayetinde bir devleti cihan imparatorluğuna dönüştüren mutlak aklın kronolojisidir.
Genç Şehzade’nin siyasetin acımasız yüzüyle tanışması henüz 12 yaşındayken oldu. Tasavvufa, şiire ve Türk-İslam kültürüne derinden bağlı, manevi yönü ağır basan bir entelektüel olan II.Murad, hem büyük oğlunun ölümünün verdiği derin keder hem de yıllar süren savaşların yorgunluğuyla tahtı kendi rızasıyla bu çocuk yaştaki şehzadeye bıraktı. Ancak Osmanlı bir "çocuk sultanı" taşıyacak kurumsal olgunlukta değildi henüz.
Avrupa, tahtta bir çocuğun oturduğunu haber alır almaz Haçlı zihniyeti yeniden hortladı. Tam bu noktada, Mehmed’in hayatı boyunca unutmayacağı o büyük iç entrika sahneye kondu. Devletin en güçlü ismi, köklü bir Türk aristokrat ailesinden gelen Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, tahtta yönetebileceği bir çocuk yerine, devleti krizden çıkaracak tecrübeli II. Murad’ı istiyordu. Çandarlı’nın bitmek bilmeyen baskıları ve kurguladığı siyasi manevralar sonucunda II. Murad ordunun başına ve nihayetinde tahta geri döndü.
Bu olay, II.Mehmed ile babası arasındaki ilişkiye derin bir gölge düşürdü. Babasına büyük bir saygı duysa da, tahttan indirilmenin verdiği o acı tahkir duygusunu asla unutmadı Fâtih. Daha da önemlisi, Çandarlı Halil Paşa’nın şahsında, padişahın iradesine ortak olmaya çalışan eski Türk kökenli paşaların ne kadar........
