menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Kevin hakkında konuşmalıyız” hakkında konuşmalıyız

22 0
19.04.2026

Lynne Ramsay’in 2011 yapımı “We Need To Talk About Kevin”ı (Kevin Hakkında Konuşmalıyız) kırmızı bir film. Biraz da mavi... Ama bu yazı, bir film analizi olmayacak... Tıpkı filmde olduğu gibi, Kevin hakkında konuşulması gerekliliği geride bırakılacak. Kevin’ı bir okul saldırganı yapan şartları anlayıp yorumlama sorumluluğu seyircinin öznel bakışına kalsın... Biz, Kahramanmaraş’ta kendi başımıza geleni, Kevin üzerinden anlamayı deneyelim.

Film, İspanya’nın Buñol kasabasındaki meşhur "La Tomatina" festivalinin kaotik kırmızısıyla açılır. Yönetmen, ezilmiş domateslerin çiğ kırmızısını, Eva’nın (Tilda Swinton) hayatı boyunca taşımaya mahkum olacağı suçluluk duygusunun ve dökülecek kanın bir ön hazırlığı olarak serer önümüze. Eva, o kalabalığın içinde kollarını iki yana açmış, adeta çarmıha gerilmişçesine kırmızının içinde kaybolurken; aslında henüz doğmamış olan oğlunun günahlarını ve kendi kaderini çoktan sırtlamıştır.

Eva’nın kırmızısı festivalle sınırlı kalmaz; filmin her karesine bir leke gibi yayılır. Eva’yı süpermarket rafındaki domates salçası kutularının önünde, o devasa kırmızı duvarın karşısında çaresizce dururken izleriz. Sanki o teneke kutuların içinde, Kevin’ın gelecekte dökeceği kan paketlenmiştir. Ardından o kırmızı, Eva’nın evinin kapısına bir öfke kusmuğu gibi atılan boyaya dönüşür; Eva o boyayı tırnaklarıyla kazırken aslında kendi vicdanını temizlemeye çalışıyor gibidir. Ve belki de en sarsıcısı; Kevin’ın o dehşet gününde, hiçbir şey olmamışçasına büyük bir iştahla yediği kırmızı reçeldir. O reçel, Kevin için sadece bir şekerleme, dökülen kanların ise sadece birer 'leke' olduğunun ilanıdır.

Kevin'ın annesi Eva (Tilda Swinton) domates (kan) denizinin içinde.

Tam da bu noktada, şu soruyu sormalıyız galiba. Bu kadar “kırmızı” bir hayatın içinde, Eva gerçekten bir “sebep” midir, yoksa sadece bir “tanık” mı? Çoğu analiz, Eva’nın mesafeli duruşunu bu trajedinin kaynağı ilan etse de; Kevin’ın o reçeli yiyişindeki buz gibi sakinlik, bize sevgisizlikten çok daha derin, çok daha köklü nedenleri fısıldar.

Gen silahı doldurur, çevre tetiği çeker!

“Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı”nın 5. Baskısında (DSM – V) özellikle “Davranım Bozukluğu (Conduct Disorder)” tanısı alan çocuklar ve ergenler için kullanılan bir belirleyici ya da “Kısıtlı Prososyal Duygular” çocuğun başkalarının duygularına karşı kayıtsızlığını, empati eksikliğini ve yüzeysel duygulanımını ifade ediyor. Bu çocuk/ergenlerin temel özelliklerinin arasında ise “Callous-Unemotional – CU” (Duygusuz – Kaygısız) olmaları geliyor. Bu profil, başkalarının acılarına, korkularına veya üzüntülerine karşı kayıtsızlık, empati yoksunluğu ve duygusal tepkisizlik gösteriyor.

Yanı sıra, duygusal uyarılmaya karşı az tepkili ya da tepkisiz kalıyorlar, sosyal ilişkilerde kayıtsızlar, mesafeli, soğuk ve ilgisizler. Bu çocuklarda saldırganlığın daha sık ve şiddetli olduğu, tedaviye yanıtın ise zayıf olduğu biliniyor.

Önemli konularda veya zor durumlarda, kendinden bekleneni yapmadıklarında bile suçluluk veya pişmanlık duymuyorlar. Bu özellikler “Antisosyal Kişilik Bozukluğu” tanısının güçlü öncülleri olarak kabul görüyor.

Peki ya, beynimizin derinliklerindeki, badem büyüklüğündeki o bölge yani “Amigdala” ne söylüyor?

Amigdala, insanını duygusal radar sistemi olarak çalışır. Korkuyu hissetmemizi, başkasının acısını anlamamızı, ve “Yapmamalıyım!” dedirten o vicdani sızıyı duymamızı sağlar. Ancak yapılan çalışmalar, yukarıda bahsettiğim profildeki çocuklarda bu radarın çalışmadığını gösteriyor. Onlar için bir başkasının yüzündeki korku veya acı, sadece bir görüntüden ibaret. Bizim içimizi........

© Gazete Pencere