Türk Voleybolcuları Rock Yıldızı mı, Voleybolcu mu?
Rahatsızlık tek tarafta olsaydı, bu kadar raharsız edici olmayabilirdi. Bence, asıl rahatsız edici olan şey; Başkan Fabris'in sözlerinin haklı tarafının olmasıydı.
Fabris, İtalyan Sport Finanza’ya verdiği röportajda Türk voleybolunu doğrudan hedef almadı; fakat herkesin anlayacağı bir benzetme yaptı:
“Biz rock yapmıyoruz, spor yapıyoruz.”
Başka bir ifadeyle, voleybolun popülerlik ile değil sistemle kazanıldığını söyledi. Veya biz daha değerliyiz-i bu şekilde ifade etti.
İtalya ligini anlatırken seçtiği kelimeler daha dikkat çekiciydi: Örneğin: Altyapı, antrenör kültürü, sürdürülebilir lig yapısı, organizasyon disiplini… Gibi...
Türkiye için ima ettiği kavramlar ise bambaşkaydı: Popülerlik, reklam, rock yıldız kültürü.
Bu sözler doğal olarak tepki çekti.
Çünkü son yıllarda Türk voleybolu hem sportif başarı hem de görünürlük açısından tarihi bir yükseliş yaşıyor. Salonlar doldu (GS Daikin Kadın Voleybolunda tam tersini yaşıyor. Ayrı yazı konusu) sporcular toplumun rol modellerine dönüştü, markalar voleybola yatırım yapmaya başladı.
Ancak tam da burada rahatsız edici soru ortaya çıkıyor:
Biz voleybolu büyüttük mü, yoksa voleybolun popülerliğini mi kapıldık?
Olimpiyatlarda madalya beklentisi zirvedeyken yaşanan hayal kırıklığı hâlâ hafızalarda. Turnuva boyunca sporcuların performansından çok reklam çekimleri, sponsorluk anlaşmaları ve magazinsel görünürlüklerin konuşulması tesadüf müydü?
Son yıllarda sponsor lansmanlarında, reklam kampanyalarında ve medya organizasyonlarında voleybolcuların neredeyse birer sinema yıldızı ya da manken estetiğiyle sunulması da sık sık eleştiri konusu oldu. Sporcu kimliği ile yıldız kültürü arasındaki çizgi giderek bulanıklaştı.
Örneğin: Ben Elifle İlkin'i bir spor magazin programında görsem, bayıla bayıla saatlerce izlerim. Ama iş sahadaki performansa gelince, abartılı performans yorumları tahammül edilir gibi gelmiyor bana. Çünkü, takım sporunda başarı takıma aittir. Ayrıca hata yapan da eleştirilir.
Fabris’in “rock yıldızı” benzetmesi tam da bu noktaya dokunuyor.
İtalya modeli, yıldız üretmekten çok sistem üretmeye odaklanıyor. Başarıyı birkaç, sporcuya ve üç-beş güçlü kulübe değil, geniş bir ekosisteme yayıyor.
Antrenör yetiştirme kültürü, altyapı sürekliliği ve rekabet dengesi bizim temel gücümüz diyor.
Biz ise son yıllarda büyük bir ivme yakaladık ama hâlâ şu soruyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz:
Başarıyı sürdürülebilir bir spor kültürüne mi dönüştürüyoruz, yoksa başarıyı bir magazin vitrinine mi taşıyoruz?
Belki de Fabris’in sözlerine kızmadan önce şunu sormak gerekiyor:
Eğer sporcularımız gerçekten rock yıldızı gibi görünüyorsa, bu onların tercihi mi, yoksa bizim sporu anlatma biçimimiz mi? Dahası; Sporumuzun içine sızan, reklam, magazin, menajer organizasyonunu paraya çeviren çakallar mı?
Çünkü gerçek şu ki;
alkışlar popülerliği büyütür, para getirir.
Ama sistemler madalya kazandırır ve o da para getirir. Paranın madalyalısı, itibarlık seviyesini arşa yükseltir, Türk kadın Voleybolcusuna da bu yakışır.
