Türkiye AB ile ilişkilerde oyunu kendisi değiştirmeli: Tam üyelik değilse ne?
Türkiye–Avrupa Birliği ilişkileri uzun süredir bir belirsizlik içinde ilerliyor. Ne tam kopuş ne de gerçek bir yakınlaşma var. Taraflar birbirine ihtiyaç duyuyor, ancak birbirine güvenmiyor. Diplomatik söylemde “stratejik ortaklık” vurgusu sürerken, fiiliyatta ilişkiler giderek daha sınırlı, daha pragmatik ve parçalı bir zemine oturuyor.
Artık temel soruyu açıkça sormanın zamanı geldi: Türkiye için Avrupa Birliği’ne tam üyelik hâlâ gerçekçi bir hedef mi, yoksa geçmişin bir yanılsaması mı?
Gerçeklerle yüzleşme zamanı
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son açıklamaları bu tartışmayı yeni bir seviyeye taşıdı. 2015 sonrası göç kriziyle birlikte ilişkilerde yakalanan ivmenin, 15 Temmuz darbe girişimi karşısında AB’nin “geç, yetersiz ve isteksiz” tutumu nedeniyle kaybedildiğini vurguladı.
Daha da önemlisi, Türkiye’ye yönelik kökleşmiş önyargıların hâlâ aşılamadığını açıkça ifade etti. Demokrasi, ekonomi, nüfus ya da kültürel kimlik üzerinden sürekli yeni gerekçeler üretilerek Türkiye’nin kapıda tutulduğunu dile getirdi.
Erdoğan’ın şu tespiti ise tartışmanın özünü ortaya koyuyor:
“Mesele Ankara’nın nerede durduğu değil, Brüksel’in geleceğin dünyasında nerede olmak istediğidir.”
Bu, Türkiye–AB ilişkilerinde oyunun çerçevesinin değiştiğini gösteren kritik bir kırılma noktasıdır.
Engeller yapısal
Bugün ilişkilerin ilerlemesini engelleyen başlıkların önemli bir kısmında Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın rolü açıkça görülüyor. Ancak bu durum şaşırtıcı değil. Avrupa Birliği, üyelerinin ulusal çıkarlarını sonuna kadar kullandığı bir yapıdır; veto mekanizması bunun doğal bir parçasıdır.
Ancak sorun yalnızca bu iki ülkeyle sınırlı değildir.
Bu ülkelerin etkisinin sınırlı olduğu dönemlerde dahi Türkiye’nin önüne başka siyasi engeller çıkarılmıştır. Avusturya, Fransa ve diğer bazı ülkeler, farklı dönemlerde Türkiye’nin üyeliğine karşı açık veya örtük pozisyon almış, süreci yavaşlatmış ya da bloke etmiştir.
Dolayısıyla mesele tekil aktörler değil: Türkiye’nin üyelik sürecine yönelik yapısal bir dirençtir.
Nitekim bu direncin nasıl işlediğine dair kişisel bir tecrübemi paylaşmak isterim. OECD’de görevli olduğum dönemde Fransa Dışişleri Bakanlığı, Quai d’Orsay, beni davet etmişti. Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerinin yavaşlatılması veya durdurulması amacıyla hazırlanan dört ayrı senaryoyu “tarafsız bir gözlemci” ile test etmek için görüş bildirmem........
