menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hafıza, ahlak ve jeopolitik: İsrail’in Ermeni “soykırımı”nı tanıması zor sorular doğuruyor

18 0
03.07.2026

Tarih, uluslararası siyasete nadiren tek başına giriyor.

Çoğu zaman değişen ittifaklar, farklılaşan stratejik hesaplar ve dönüşen ulusal çıkarlarla birlikte sahneye çıkıyor. Bu nedenle İsrail’in Ermeni “Soykırımı”nı tanıma kararı yalnızca tarihî bir açıklama olarak değil, geçmişin çok ötesine uzanan sonuçlar doğurabilecek jeopolitik bir adım olarak değerlendirilmeli.

Bu kararın önemi yalnızca neyin tanındığında değil, ne zaman tanındığında yatmaktadır.

Karar, İsrail’in Gazze savaşı nedeniyle benzeri görülmemiş bir uluslararası baskıyla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde alındı. Uluslararası Adalet Divanı’ndaki süreçler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bazı üst düzey İsrailli yetkililere ilişkin girişimleri ve dünyanın birçok bölgesinde artan diplomatik yalnızlaşma, İsrail’i olağanüstü bir uluslararası baskının merkezine yerleştirmiş durumda. İsrail ise tüm bu suçlamaları reddediyor; Hamas’a karşı meşru müdafaa hakkını kullandığını ve uluslararası hukuk çerçevesinde hareket ettiğini savunuyor.

Henüz kesinleşmiş uluslararası bir yargı kararı bulunmuyor.

Bununla birlikte, bu zamanlama ister istemez zor soruları beraberinde getiriyor.

Kırk yılı aşkın diplomasi, uluslararası kuruluşlar ve küresel iş dünyası tecrübem boyunca; Türkiye, İsrail, Ermenistan ve Azerbaycan’da yakından çalışmış biri olarak bu gelişmeyi yalnızca yüz yılı aşan tarihî bir tartışmanın yeni halkası olarak göremiyorum.

Bu mesele çok daha büyük bir konuyla ilgili. Tarih, ahlak ve güç arasındaki hassas ilişkiyle…

Bu tartışmayı kitaplardan öğrenmedim

1980’li yılların başında Dışişleri Bakanlığı’na katıldığımda Ermeni meselesi Türk diplomasisinin en hassas dosyalarından biriydi.

Bizim kuşağımız için bu konu hiçbir zaman yalnızca akademik bir tartışma olmadı.

Oldukça kişiseldi. Türk diplomatları olarak ASALA ve diğer Ermeni terör örgütlerinin gölgesinde görev yaptık. Avrupa’da, Kuzey Amerika’da ve Avustralya’da onlarca Türk diplomat sistematik biçimde hedef alındı. Büyükelçiler, müşavirler, ataşeler ve aile fertleri siyasi şiddetin kurbanı oldu. Bazı meslektaşlarımız görevden evlerine hiç dönemedi.

Paris’te görev yaptığım yıllarda bu atmosferi bizzat yaşadım.

Her sabah işe giderken farklı güzergâh kullanmak alışkanlık hâline gelmişti. Aracımızı kontrol etmek refleks olmuştu.

Türk devletini temsil ettiğiniz için hedef alınabileceğinizi bilerek yaşamak mesleğin bir parçasıydı.

O yıllar bana unutamayacağım bir ders verdi. Diplomatlar hayatlarını çatışmaları önlemeye adarlar. Ama çoğu zaman yalnızca ülkelerini değil, tarihlerinin anlatısını da savunmak zorunda kalırlar.

İşte bu nedenle devletlerin tarihî hafızayı yasalarla şekillendirmeye çalışmasına her zaman temkinli yaklaştım.

Çünkü insan acısı siyasi anlatılara indirgendiğinde tarih tehlikeli hâle geliyor.

Acının Tekeli Yoktur

Meslek hayatım boyunca çok farklı trajedilere tanıklık etme imkânı buldum.

İsrail’i defalarca ziyaret ettim. Yad Vashem’de uzun saatler geçirdim ve Holokost’un İsrail toplumunun kolektif hafızasını nasıl şekillendirdiğini yakından gözlemledim.

Azerbaycan’ın birçok bölgesini dolaştım. Hocalı katliamından kurtulanlarla konuştum. Karabağ nedeniyle yerinden edilmiş........

© Forbes Türkiye