menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Orta Doğu: Mezhep Sloganları, Devlet Çıkarları ve Sahipsiz Cesetler

29 0
12.08.2026

Orta Doğu’daki bölgesel çatışma mimarisi artık bildiğimiz beynelmilel rekabet sınırlarını çoktan aştı. Mezhepsel kimliklerin birer enstrümana dönüştüğü, hibrit ve asimetrik vekâlet savaşlarının yön verdiği son derece girift bir tabloyla karşı karşıyayız.

2003’teki Irak işgali ve 2011’de patlak veren Arap Baharı, coğrafyanın fay hatlarını derinden sarstı. Bölgesel aktörler arasındaki nüfuz mücadelesi de bu kırılmayla birlikte önlenemez bir tırmanışa geçti.

Peki, sahada gördüğümüz bu kavganın ardında gerçekten dinsel bir varoluş mücadelesi mi, yoksa kutlu sloganların arkasına gizlenmiş soğuk bir devlet rasyonelliği mi var?

Saha dinamiklerini kavramak için öncelikle aktörlerin güvenlik doktrinlerine bakmak şart.

Temel ayrım, komuta-kontrol mekanizmalarında ve kurumsal esneklikte belirginleşiyor.

İran liderliğindeki “Direniş Ekseni”, dikey bir stratejik entegrasyon ile yatay bir operasyonel esnekliği aynı potada eritiyor. Tahran’dan Beyrut’a uzanan kesintisiz bir “ileri savunma” koridoru kurma peşindeler. Bu hattın devlet ayağında bir tarafta İran diğer tarafta Suriye’deki Baas rejimi duruyordu. Suriye'de artık Baas rejimi kalmadı. Yarı-devlet veya milis boyutunda ise Lübnan Hizbullahı, Irak’taki Haşdi Şabi bileşenleri ve Yemen’deki Husiler yer alıyor. İran merkezli Direniş Ekseninin stratejik mantığı gayet net: Düşük maliyetli füze ve İHA teknolojisiyle asimetrik bir caydırıcılık üretmek ve vekiller aracılığıyla bölgesel derinlik devşirmek.

Sünni kanatta ise tek bir merkezden yönetilen monolitik bir yapı yok. Aksine, kendi içinde ciddi rekabetler barındıran üç ayrı grup, eksen ya da hattan söz etmek mümkün:

İlk eksen, Suudi Arabistan ve BAE’nin başını çektiği muhafazakâr Körfez ekseni. Temel öncelikleri statükoyu korumak, Şii nüfuzunu geriletmek ve Sünni siyasal İslamcı hareketleri bastırmak. Geleneksel olarak ABD’nin güvenlik şemsiyesine bağımlı olsalar da, son dönemde kendi özerk alanlarını açma gayretindeler.

İkinci hat, Türkiye ve Katar’ın temsil ettiği daha pragmatik kulvar. Siyasal İslamcı gruplarla diyalog kanallarını açık tutan, Suriye muhalefetini destekleyen ancak gerektiğinde Astana Süreci’nde olduğu gibi Rusya ve İran ile taktiksel diplomasi yürüten bir çizgiyi ifade ediyorlar. Tabii Türkiye'nin Suriye politikası yalnızca “Suriye muhalefetine destek” ve “bölgesel nüfuz” üzerinden açıklanamaz. Türkiye açısından, sınır güvenliği, Kürt siyasi/askeri yapılanmaları, mülteci meselesi, terör tehdidi, Suriye’de kurulan rejimin geleceği, Rusya ve ABD ile güç dengesi gibi pek çok unsur söz konusu.

Üçüncü grup olarak, hem mevcut devlet düzenlerini hem de Şii aktörleri doğrudan hedef alan, meşruiyet tanımayan Selefi-cihatçı radikal yapılar geliyor.

Bölgesel Aktörler ve Güvenlik Parametreleri

Buradaki en çarpıcı dinamik, aşılmaz görünen mezhepsel fay hatlarının, hadiselerin gelişimine göre bir anda önemsizleşebilmesi. Filistin sahası bunun en somut laboratuvarı. Sünni çizgedeki Hamas ve İslami Cihad, ideolojik kökenlerine rağmen askeri ve finansal açıdan Şii İran’ın en yakın müttefikleri arasında yer alabildi. Nitekim Suriye iç savaşı ilk çıktığında Esed rejimiyle yollarını ayıran Hamas, Körfez ülkelerince tecrit edilince yönünü yeniden Tahran’a dönmekte tereddüt etmedi. Tahran da roket teknolojisi ve tünel mühendisliğini aktararak, pragmatizmin mezhepsel öğretileri nasıl kadük bırakabildiğini gösterdi.

Lübnan Hizbullahı ise bu mimarinin kilit taşı. Bir yandan Beyrut siyasetini kilitleyen bir aktör, diğer yandan İsrail’e karşı kurulan asimetrik caydırıcılığın........

© Fikir Coğrafyası