Sistemin diyabeti: Fazlalık içinde açlık
Polikliniğe gelen hasta bazen bir fazlalıkla (şeker yükselmesi), bazen bir eksiklikle (demir, vitamin yetersizliği) çıkar muayene odasından. Özünde her iki durum da işlevsel yetersizliktir.
Diyabette sorun sadece şekerin çokluğu değildir; hücrenin onu kullanamamasıdır. Anemide sorun sadece demirin azlığı değildir; sistemin üretim ve dağıtım zinciridir.Modern çağın paradoksu tam da bu değil midir? ‘Fazlalıklar içinde eksiklik, eksiklikler içinde fazlalık.’
Diyabet hastasında şeker yüksektir ama hücre açtır. Kaynak vardır ama kullanım yoktur. Bu biyolojik tablo modern dünyaya birebir benzer: Veri fazla bilgelik yetersiz, kalori fazla besleyicilik yetersiz, iletişim fazla anlam yetersiz, sermaye fazla bir o kadar da adalet yetersiz…
Hasılı sorun miktar değil, dağılım ve işlevdir. Hasılı insülin direncinin toplumsal karşılığı adaletsizlik direncidir.
Anemi yani kan eksikliği salt tıbbi değil aynı zamanda politik bir tanıdır. Demir eksikliği günümüzde bireysel beslenme sorunu değildir. Toprağın minerali sömürüldüğünde, tarım kimyasala boğulduğunda, gelir dağılımı bozulduğunda, kadın emeği görünmezleştiğinde eksiklik biyolojik olmaktan çıkar, politik hale gelir. Neticede anemi çağımızda artık yalnızca hemoglobin düşüklüğü değil; sistemin kansızlığıdır.
Modern sistem salt uçlar üretmez; aynı anda farklı görünümlerde aynı yetersizliği üretir. Misal obezite ve anemi zıt değildir. İkisi de beslenme sisteminin işlev kaybıdır. Obezite kalorinin fazlası ama besleyiciliğin yetersizliği, anemi besin eksikliği ama dağılımın adaletsizliğidir. İkisi de aynı ekonomik düzenin metabolik çıktısıdır. Bu nedenle mesele “fazla” veya “az” değil; işlev kaybıdır.
İnsanlık nicedir bir “subklinik yetmezlik” halinde: Vitamin takviyeleri, kredi sistemleri, motivasyon konuşmaları… Bunlar kalıcı çözüm değil, idame mekanizmalarıdır. Çünkü: Tam iyileşen tüketmez. Tam çöken üretmez. Sistem, kronik eksikliği sürdürerek yol alıyor.
Modern çağ, neoliberal girdapta işlevini yitirmiş bir dolaşım sistemi: Kalp kanı pompalıyor ama perifer beslenmiyor. Ekonomi büyüyor ama toplum iyileşmiyor. Sorun fazlalık ya da eksiklik değil; akışın tıkanmasıdır.
Ekonomik düzlemde “adaletsizlik direnci”, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) büyümesine rağmen refahın tabana yayılmamasıdır. Tıpkı kanda şekerin (sermayenin) rekor kırması ama hücrelerin (alt ve orta sınıfın) temel ihtiyaçlarını karşılayamaması gibi; sistem makro düzeyde obezleşirken mikro düzeyde yetersiz beslenmektedir.
Büyüme rakamları bir başarı gibi sunulsa da, bu durum aslında servetin dolaşım kanallarında pıhtılaşmasıdır. Gerçek ekonomik sağlık, paranın biriktiği “merkez bankası” veya “şirket kasası” değil, onun en uç kılcal damarlara yani emeğe ulaşıp ulaşmadığıyla ölçülür.
Psikolojik açıdan modern insan, sınırsız uyaran ve motivasyon söylemi içinde “duygusal bir diyabet” yaşamaktadır. Etrafımız kişisel gelişim kitapları, dijital bağlantılar ve “mutluluk” vaatleriyle çevrili olsa da (fazlalık), birey kendini hiç olmadığı kadar yalnız ve yönsüz hissetmektedir (eksiklik).
Sistemin sunduğu dopamin odaklı geçici takviyeler, yapısal bir anlam krizini tedavi etmek yerine sadece semptomları bastırır. Bu durum, kişinin ruhsal bağışıklığını onarmak yerine onu sürekli dışsal bir “onay ve tüketim” desteğine bağımlı kılarak kronik bir tatminsizlik halinde tutar.
Sonuç olarak eğer yetersizlik yapısalsa, tedavi bireysel takviye olamaz.
Gerçek tedavi: Hiç olmazsa akışı yeniden kurmak, dağılımı adaletli hale getirmek; toprağı, emeği ve zamanı onarmaktır.
Modern çağ ne şeker fazlalığından ne demir eksikliğinden ibarettir. Modern çağ, işlevini yitirmiş bir dolaşım sistemidir. Ve belki de asıl soru şudur: İnsülin mi artıracağız, yoksa direnci mi kıracağız?
