Soğuk Savaş bitmemiş!
Batılılara göre Doğu, birbirini tekrar eden döngüler halinde ‘despotizmin’ pençesinde yaşamak zorunda. Üstelik bu genel bakış yalnızca siyasi elitlerin ya da üst sınıfların karakterini yansıtmaz halk da bu arzuyla dolup taşmaktadır. Medeni ve demokratik Batı’nın karşısına despot çar, sadist imparator, acımasız bir fatih anlatısıyla inşa edilir ‘Doğu’ siyaseti. Bu kavrayış, tıpkı Hitler ve Mussolini’de olduğu gibi Batı’daki faşistleri ise birer sapma olarak yorumlar. Trump dünyayı ateşe vermeden azledilirse o da bir sapma olarak geçirilecek kayıtlara büyük ihtimalle. Oysa Batı’nın Doğu anlatılarında otoriter iktidarlar eşyanın tabiatı gereği var olurlar. Çünkü onlar öyledir!
İstanbul Film Festivali’nin ilk günkü basın gösteriminde izleme fırsatı bulduğumuz “Kremlin’in Büyücüsü” (The Wizard of the Kremlin) de bu ezberlerin üzerine basa basa ilerleyen bir yapım özü itibarıyla İtalyan Yazar Giuliano da Empoli’nin romanından Olivier Assayas tarafından sinemaya aktarılan yapım, Avrupa menşeli gibi görünse de Hollywood starları ve bakışıyla vasatı aşamayan bir Rusya anlatısı olarak tanımlanabilir. Film, 1990 sonrasında Rus siyasetinde etkili olan isimlerden ilhamla yaratılmış Vadim Baranov adlı kurmaca bir karakteri takip ediyor. Sovyetler Birliği’nin dağılması, Yeltsin döneminde yaşanan kafa karışıkları, dönemin oligarkları tarafından Putin’in öne çıkarılması ve sonrasında yaşanılanları birbiri ardına aktaran filmde Baranov hem fail hem gözlemci olarak yer alıyor. Putin’in en yakınındaki isimlerden biri olarak kodlanan karakter, Rusya’nın Sovyet sonrası dönüşümünün bir dökümünü çıkarıyor adeta. Hakkını vermek gerek bunu iyi yapıyor filmin yaratıcıları. Putin- Baranov eşleşmesi yüz yıl öncesinin Çar- Rasputin denkleminin 2000’li yıllara taşınmış hali kuşkusuz. Çünkü Doğu’nun kaderi budur, buralarda her şey birbirini tekrar eder!
Filmin Batı ezberini aşan, bizi de şaşırtan bir tarafı yok ne yazık ki. Putin, bir süre sonra güçle zehirlenen ve daha fazlasını isteyen bir Leviathan gibi çiziliyor. Üstelik bu sadece bir karakter meselesi olarak ele alınıyor. Toplum, sınıflar ve halkın beklentileri bu anlatıda görmezden gelinebilir teferruatlar olarak düşünülünce siyasetin birçok mecburiyeti, karakterin keyfiyetlerine dönüşüyor. Filmin ayarı bir noktada o kadar kaçıyor ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kamu kaynaklarına çökerek zenginleşen bir oligarkın mağduriyeti için neredeyse hislenecek hale geliyoruz! Sovyet sonrası Putin öncesi, yani ülkenin yağmalandığı, insanların büyük bir yoksullukla mücadele etmek zorunda kaldığı dönemi sinsi sinsi bir “demokrasi şöleni” gibi tarif etme çabası da tüy dikiyor! Evet Batılılar da boş durmuyor, Ukrayna, Gürcistan gibi ülkeleri karıştırıyorlar, Baranov’un ağzından onlar da eleştiriliyor ama en nihayetinde her şeyi Amerikalı bir akademisyenin gözünden ve kulağından takip ediyoruz!
“Kremlin’in Büyücüsü” Rusya’nın otuz yıllık dönüşümün temel duraklarını merak edenler, Jude Law’ı Putin olarak görmek isteyenler için bir seçenek olabilir. Ama Batı’nın Doğu ezberlerini aşamayan, çarları Rasputin’siz düşünemeyen, anlattığı toprakların tarihsel, toplumsal ve sınıfsal karakterine bakmak yerine kendi Batılı bakışını ona giydirmeye çalışan talihsiz bir film olmuş maalesef. Putin karakterinin bir noktada dediği gibi “Soğuk Savaş bitmemiş” belli ki!
Günün ikinci filmi kuşağının en üretken ismi Steven Soderbergh imzalı “The Christophers”dı. Yaşlı ve huysuz ressam rolünde Ian McKellen’ı izlediğimiz yapım günümüz sanat dünyasındaki para, aç gözlülük ve piyasa işleyişi etrafında pek yeni olmayan ama yenilikçi yanlar taşıyan bir anlatı. Julian Sklar adlı huysuz bir ressamın aç gözlü çocukları, babalarının tamamlamadığı “The Christophers” adlı seriyi bitirmesi için Lori adlı bir genç ressamla anlaşır. Niyetleri babaları ölmeden önce serinin tamamlanması ve ölümünün ardından yüksek fiyatla alıcı bulmasıdır.
Sinemanın sanat anlatılarında çok sevdiği usta-çırak ilişkisi formatı burada da çıkıyor karşımıza. Julian ve Lori arasındaki gelgitler gerilimler iki tarafından birbirinden bir şeyler öğrenip başladığı yerden daha ileri bir noktaya kendisini taşıdığı bir anlatı kuruyor. Bu bakımdan yeni bir şey yok. Ama film bir ressamın duygu dünyasının, kırılganlıklarının yaratıcılığı üzerindeki belirleyiciliğine dair düşünmemize fırsat sunuyor. Sanat piyasasının ikiyüzlü hallerini anlatırken karakterleri bundan azade kılmamaya özen gösteriyor yönetmen.
Ian McKellen ve Lori rolünde I May Destroy You’dan tanıdığımız Michaela Cole’un varlığıyla güçlenen yapım unutulmazlar arasına giremeyecek ama “Kremlin’in Büyücüsü” gibi her şeyi bilirmiş gibi yapmıyor, sorular sormaya cesaret ettiği gibi, her sorunun cevabını da bilmiş bilmiş vermeye yeltenmiyor!
