menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ölüm ve sanata dair

23 0
17.04.2026

Ali Vatansever, 2018 yılında seyirciyle buluşan ikinci uzun metraj filmi “Saf”ta toplumsal, kentsel ve ekonomik dönüşümlerin bireylerin hayatlarını nasıl paramparça ettiğini anlatıyordu. Dönüşümün tam da odağında, bir inşaat havasında geçen yapım, insanları durmadan devinen kentle birlikte düşünme alanı açtığı için ayrı bir yere sahipti. Yönetmen, temasını değiştirse de kenti bir kez daha başrollerden birine oturttuğu yeni filmi “Bir Arada Yalnız” ile İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale için yarışıyor. Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Tallinn Film Festivali’nden en iyi yönetmen ve özgün müzik ödülleriyle dönen yapım, ölüm üzerine düşünmeye davet ediyor seyirciyi.

Sanki “Saf”taki toplu konutların bitirilip yaşamın başladığı bu evrende, “dikey yapılaşma” alanındayız. Bursa’da bir toplu konuttaki binanın yüksek katlarında ikamet eden çekirdek ailenin evrenine giriyoruz. Önce sanal bir gerçekliğin içine düşüyoruz, on dokuz yaşındaki kanser hastası İzzet’in kurduğu bir kaçış evreni burası. Yatakta ölümü bekleyen İzzet için sanal gözlükle katıldığı maceralar bir kaçış aracıdır. Ancak bir yandan gerçeklikle yüzleşirken, diğer yandan kaçacak ‘sanal’ alanlar yaratan sadece o değildir. Annesi Reyhan sosyal medyada her gün İzzet’e dair yayınlar yaparak hayli takipçi kazanmış bir ‘sosyal medya fenomenidir’ adeta. Ama asıl amacı evladını kurtarmak için mucize bir formül bulmaktır. Baba Abdi ise gerçekliğini evin dışında kurmuş, okul servisi olarak çalıştırdığı minibüste yatıp kalkmaya başlamış, oğlunun kendini öldürme arzusuna dini bir çıkış yolu bulmak için hocalardan ‘olur’ alma derdine düşmüştür.

Ali Vatansever, bıçak sırtı bir konuyu en ufak bir istismara alan açmadan anlatmayı başarıyor öncelikle. İzzet’in yaklaşan ölümü sadece bir trajedinin değil, bizzat hayatın kendisi olarak da ikili bir anlatımın parçası haline getiriliyor. Reyhan ve Abdi’nin evlatlarını kurtarmak için var olmayan otlardan, dini referanslardan medet ummaları dramatik bir anlatıya hizmet etmek için inşa edilmiyor. Hatta bu ağır durumda bile mizaha ve yer yer umuda küçük kapılar aralayan anlara tanıklık ediyoruz. İzzet’in durumunu düzeltmek için anne babanın çabalarını, insan soyunun ölüm karşısındaki çabalarının beyhudeliğine ve çaresizliğine bağlayan dolaysız bir yol var filmin içinde. Bu da yalnızca karakterlerin değil, bizim de gerçeğimizi seriyor gözler önüne.

Filmin başında açılan sanal evren kapısı, yönetmenin filmin dünyasını genişletmek için kullandığı önemli bir araca dönüşüyor. Yakın dönem sinemamızın kopmaktan imtina ettiği, sıkı sıkıya bağlı kaldığı “gerçeklik” zemini, İzzet’in ilerleyen hastalığıyla flu hale geliyor bir yandan ama öte yandan bu zeminden kopan, karakterlerini ve filmin dünyasını yeni bir düzleme taşıyan başka bir atmosfer inşa etmeyi başarıyor yönetmen. Bu yaratıcı final, bir kaçışı değil, başka türlü baş etme yöntemlerinin olanaklarını gösteriyor. Ölümü kabullenmenin, delirmekle dans etmek arasında bir yerde hayata tutunmanın da makul ve makbul olabileceğini hatırlatıyor.

Bu kısa değerlendirme için şu notu düşmeden geçmeyelim ama. Tıpkı “Saf”ta olduğu gibi bu tür çekirdek emekçi ailelerin kendinden menkul kurgulanması zaman zaman yapaylık hissi uyandırıyor. Kan bağlarının, hemşehrilik ilişkilerini, dinsel ritüellerin içeri sızmadığı kapalı devre bir sistem söz konusuydu “Saf”ta. Burada da dinsel ritüeller hikayenin içinde kendisine yer bulsa da, benzer bir yapının devam ettiğini söylemek gerekiyor.

Ali Vatansever’in Tallinn’de aldığı yönetmenlik ödülünün çok hak edilmiş olduğu su götürmez yine de. Sinema görsel dünyalar inşa etme sanatıysa bunu hakkıyla yapıyor. Hazır haktan bahsetmişken, Fatih Al, Esra Kızıldoğan ve Onur Gözeten’in oyunculuklarını anmadan kapatmayalım bu faslı…

Sanat kimin içindir? 

İsimsiz Eserler Mezarlığı filminden kare

Tallinn Film Festivali üzerinden memlekete giriş yapan bir diğer film ise “İsimsiz Eserler Mezarlığı.” Melik Kuru’nun yazıp yönettiği bu ilk uzun metrajı netameli bir alanda, her an çuvallayacakmış gibi ilerleyip nihayetinde kendisini de sabote etmeyi başaran dikkate değer bir yapım. İdealist Fotoğrafçı Aslı ve ev arkadaşı Murat ile hayata tutunmaya, varoluş amaçlarını sorgulamaya başladıkları bir anda tanışıyoruz. Aslı, ‘Sanat yapmaya çalışan’ çektiği fotoğrafları galerilere sunarak kendisine alan açma mücadelesi veren genç bir kadın. Aynı zamanda ailesini reddetmiş bir burjuva! Ama öyle eğitimli üst sınıf olanlardan değil, tüccar tayfasından bir varlıklı!   

Film, Aslı’nın İstanbul’da ‘sanat piyasasına’ girmeye çalışırken karşılaştığı ikiyüzlülükleri, sanatın bir performansa dönüşme biçimlerini, sanat eğitimi verenlerin ve piyasanın başını tutanların yapaylıklarını anlatırken hayli güçlü. Üstelik bu başlıkları yukarıda sıraladığım gibi kabaca da ele almıyor. Hikayenin içine ustaca yedirerek, durumun gerçek bir ‘fotoğrafını’ çekiyor. Üstelik bu hikaye aksının nereye varacağı, nasıl bir finale bağlanacağı film deneyimi içinde bir soruya da dönüşüyor. Melik Kuru da Ali Vatansever gibi, seyircinin yerleşik algısını ve beklentisini bozan, oyun içinde oyun, film içinde film inşa ederek tartışmayı görsel sanatlar dünyasından çıkarıp sinemaya ve hatta başka alanlara taşıyan bir noktaya taşıyor. 

Melik Kuru’nun İstanbul’un en kalabalık yerlerini (Taksim, Karaköy vb.) karakterinin boşluğuna uygun bir biçimde kullanmaktaki mahareti dikkate değer. Kenti ve kentin parçası haline gelmiş/ getirilmiş sanat duraklarını da anlatının organik birer unsuru haline getiriyor. Siyah beyaz tercihi de bunu destekliyor. Anlatının organik parçası bir başka unsuru, Aslı’yı canlandıran Manolya Maya’nın performansını da atlamayalım.

Gelgelelim, bazı sorular da kalıyor geriye filmden. Aslı’nın motivasyonunu anlamakta zorlanıyoruz. Sınıfına yönelik öfkenin bir yansıması desek tam değil, sanatın başka bir şey olduğuna dair iddia desek karşılamıyor, ideolojik bir karşı koyuş diye düşünsek emare göremiyoruz… Hal böyle olunca karakterin motivasyonu biraz havada kalıyor. Zaman zaman yapı bozucu olarak dış dünyadan oraya entegre edilmiş gibi de duruyor Aslı karakteri, ki fena fikir değil!

Bir an, Murat’ın galerici gibi onu aradığı sahnede içine düştüklerin çıkışsızlığı tarif ediyor bize Aslı ama buradan nasıl bir motivasyon çıkacağını öngöremiyoruz. Karakterleri dışındaki herkese kıyarken, onlara kıyamıyor sanki yönetmen, seyirciye de bunu geçirmeye çalışıyor gibi. Anlattığı kuşağa da biraz sarkastik bakabilseymiş daha da güçlü olur muydu acaba sorusu kaçınılmaz olarak geliyor akıllara.


© Evrensel