Doğal afet sihirli sözcük olmuş
Ekili alanlarda bitkiye can veriyor, dikili alanlarda meyveleri besliyor diye mutlu olmamız gerekirken, ülkenin pek çok yerinde yağan yağmur her yeri göle çevirdi. Dereler, ırmaklar taştı. Tarım alanları, yollar göle döndü.
Antalya’da iki barajdan bırakılan su Manavgat Irmağı’nın taşmasına neden oldu. Tarsus ve Adana’da aşırı yağan yağmurlar nedeniyle barajlar doldu. Açılan baraj kapaklarından boşalan sular, Berdan Çayı ve Seyhan Nehri’nin taşmasına ve kilometrelerce alanda tarım alanlarının sular altında kalmasına sebep oldu. Doğal bir olay afete dönüştü ve on binlerce üretici köylü mahsul alamayacak duruma geldi. Göle dönüşen tarlalardaki bu durum devam ederse, şimdi hasara yol açan tablo önümüzdeki günlerde kayba dönüşecek; başta buğday ve karpuz olmak üzere bitkilerin kökleri çürüyecek ve ürün alınamayacak. Narenciye bahçelerini basan sular kaldıkça zarar büyüyor. Köylü, “DSİ Müdürlüğünün hiç mi meteoroloji ile irtibatı yok? Bittik, bittik; bu zararı kim ödeyecek?” diyerek isyan ediyor.
Eynif Ovası’ndan geçen Konya-Antalya kara yolu sular altında kalırken, eski göl havzası olan Eynif Ovası yağan yağmur ve çevrede rakımı yüksek alanlardan gelen sularla yeniden göle döndü. Günlerdir yol kullanılamıyor. ÇED (çevresel etki değerlendirmesi) “gerekli değildir” kararı verilerek Eynif Ovası’nın üzerine kara yolu yapılması “Yaptım oldu” anlayışıdır. Oysa 100 yıl önceki haritalarda Eynif Ovası’nın göl havzası olduğu görülüyor. 1988 yılında MEB’in Öğretmen El Kitabı’nda bile göl havzası olduğu ve mevsim koşullarına bağlı olarak ovanın göle dönüştüğü harita ile gösteriliyor.
Hatay Havalimanı, bilim insanlarının ve mühendislerin tüm itirazlarına rağmen Amik Gölü havzasına yapıldı. Günlerce yağan yağmur, kanallardan gelen sularla birleşince Amik Ovası yeniden göle döndü. Binlerce dönüm arazi ve evler sular altında kaldı. Tabiatı göl olan bu ova, deprem sonrası daha da çökmüş durumda. AKP iktidarı bunu kabul etmese de orası bir göl havzası ve doğa orayı göl olarak kabul ediyor. 1968-1974 yılları arasında DSİ tarafından kurutuldu; ancak her yıl yağan yağmurla yeniden göle dönüyor. Amik Gölü Havzası, su basmasın diye yükseltilerek yapılan havalimanı yolu nedeniyle de baraja dönmüş bir bölgedir. Her yıl su basan ve her yıl kurutulmaya çalışılan bu bölgeye sadece su değil; kuşlar ve balıklar da geliyor. Çünkü doğa, florası ve faunasıyla orasını göl olarak görüyor.
Maraş’ın Onikişubat ilçesi Şahinkayası köyünde yapılan deprem evlerinde, 2025 yılı sonunda toprak kayması nedeniyle 10 köy evi toprak altında kaldı. Aynı ilçenin Avcılar Mahallesi’nde yapılan köy evlerinin etrafında ve altında da yarıklar oluştu. Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine bağlı Akçabel köyünde yapılan deprem köy evleri de toprak kaymasına teslim olmuş durumda. Bir değil, iki değil; bu kadar köy evinin toprak kayması riski olan yerlere yapılması sadece ihmal ile açıklanamaz. Hele ki felaket hiç değildir.
Tüm bu yaşananlar sonrasında en çok duyduğumuz kelime “doğal afet” oluyor. Bu kelime iktidar açısından sadece maruz kaldığımız olayı tanımlamıyor; aynı zamanda emekçi halk kitleleri arasında sebep-sonuç ilişkisi içinde tartışılmasını da engelleyerek süreci kapatmaya yarıyor. Deprem olur “doğal afet” denir. Sel, su baskını olur “doğal afet” denir. Toprak kayması yaşanır, “doğal afet” denir. Dere taşar, evler ve tarım alanları sular altında kalır; “doğal afet” denir. Yollar göle döner; “doğal afet” denir. Erdoğan iktidarının bakanından bürokratına kadar hepsi için “doğal afet” sihirli sözcük haline geldi. “Bir doğal afet yaşadık” cümlesinden sonra da “Allah’tan gelene sual olunmaz” denilince ne suç kalıyor, ne sorumluluk, ne de suçlu.
Bilimi ve tarihsel süreci hiçe sayarak kurutulmuş göl havzalarına yapılaşma ve yol yapıp; tarım alanları ve evler su altında kalınca “doğal afet” diyerek işin içinden sıyrılmak ikiyüzlülük olduğu gibi hem insan hem de doğa düşmanlığıdır. Köylünün bile “Bu zemine ev yapılmaz” dediği yere deprem köy evi yapıp, toprak kayınca “afet” demek cana ve mala kasttır. “Ankara böyle istiyor, Reis anahtar dağıtacak” diyerek yarım yamalak planlarla yapılan işler… Maliyet hesabıyla dağın eteği yerine, su basacağını bile bile ovanın düzlüğüne yol yapıp inşaat şirketlerine kaynak aktardıktan sonra ovayı su basınca “Polye zemin suyu emmedi” demek suç bastırmaktır.
Yağmurun yağması, karların erimesi nedeniyle derelerin ve ırmakların suyunun artması doğal bir süreçtir. Fakat akarsuların yataklarının daraltılması, hatta beton kanallara dönüştürülerek iyice sıkıştırılması sonucu yaşanan taşkınlar ve seller doğal afet değildir. Meteoroloji diye bir kurum varken ve ortalama yağış miktarı belliyken, hatta sağanak uyarısı yapılmışken… Barajlara gelebilecek su miktarı ile barajın doluluk oranı hesaplanabilecekken… Baraj kapaklarının hangi sırayla ve ne zaman açılacağı planlanabilecekken… Barajların ağzına kadar dolmasını bekleyip kapakları geç açmak ve milyonlarca metreküp suyun tarım alanlarını basmasına yol açmak doğal afet olamaz. Yağmurun yağmasının felakete dönüşmesinin nedeni bilimden uzaklaşma ve karar alma süreçlerinin tek elde toplanmasıdır.
Bilim, teknik, kurumsal işleyiş, kamu sorumluluğu ve denetim ortadan kalkarken yerini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı sorumluluk anlayışı alıyor. Onun “tensipleriyle” göreve başlayanlar, “Görevden affını isteyerek” ayrılıyor. Yardım götürecek AFAD tırlarından yangına müdahale edecek Orman Genel Müdürlüğüne kadar hepsi onun emriyle harekete geçiyor. Bir bakanın “Cumhurbaşkanımızın talimatıyla orman yangınlarının söndürülmesine başladık” demesi bile durumun vahametini ortaya koyuyor. Sonuç: Felaket. Sorumlu yok. Suçlular koruma altında. Değiştiremezsek bu dünya, inşaat şirketlerine cennet; yoksul halka cehennem olmaya devam edecek.
