menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Biz başladı demeden bitti

32 0
20.06.2026

Matias Galarza’nın henüz ikinci dakikada gelen golü, aslında nasıl bir maçın bizi beklediğini gösteriyordu. Türkiye için turnuvanın hikâyesi, o top ağlara girdiğinde tehlikeli bir yere doğru kaymaya başlamıştı. Asıl mesele o golün ardından ne yapılacağıydı. Fakat Türkiye, cevabını aradığı soruyu iki maç boyunca bulamadı: Top bizdeyken ne yapmak istiyoruz?

Bu soru basit görünebilir. Günümüz futbolunda neredeyse bütün tartışmaların merkezinde durur. Fakat Türkiye için daha da kritikti. Çünkü yıllardır en rahat ettiği oyun, kendi sahasında bekleyip alan bulan, rakibin dengesiz yakalandığı anlarda hızla çıkan, karşılaşmanın doğal akışında favori rolünü üstlenmeyen bir oyundu. Avrupa Şampiyonası’nda heyecan yaratan takımın enerjisinde de bu duygu vardı. Türkiye, o turnuvada meydan okuyan taraftı. Rakibine göre daha az konforlu, fakat daha diri ve daha inançlı görünüyordu. Dünya Kupası’nda ise denk ya da kâğıt üzerinde daha zayıf görülen rakiplere karşı topa hükmetmesi, oyunu açması, kapalı savunmaya karşı çözüm üretmesi gerekiyordu.

İşte kırılma burada yaşandı. Türkiye favori gibi davranmak zorunda kaldı ama favori gibi oynamaya hazır değildi.

Topa sahip olmakla oyuna sahip olmak aynı şey değil

Paraguay maçındaki topa sahip olma oranı, tıpkı Avustralya maçında olduğu gibi, ilk bakışta üstünlük izlenimi verebilir. Yüzde 78’lik oran, sahada oyunun Türkiye tarafından yönlendirildiğini düşündürebilir. Fakat tek başına bu veri, maçı anlatmaya yetmiyor. Hatta yanıltıcı bir konfor bile yaratıyor. Çünkü Türkiye’nin topa sahip olduğu süre, ne Avustralya’yı ne de Paraguay’ı gerçekten geri koşturan, savunma çizgisini bozan, ceza sahasında panik yaratan bir süreye dönüştü.

İki maçta toplam 62 şut çekip gol bulamamak, ilk bakışta şanssızlık gibi sunulabilir. “Top girmedi”, “kaleci iyi günündeydi”, “bir tane atsak maç açılacaktı” denilebilir. Fakat istatistiği biraz kazıyınca bakıldığında değişiyor. Şut başına beklenen gol değerinin çok düşük kalması, Türkiye’nin kaleye çok yaklaşamadığını gösteriyor. Ceza sahası dışından gelen denemeler, bloklanan şutlar, kalabalık savunmanın önünde sıkışan ataklar… Bunlar üretkenliğin işareti olmaktan çok, Türkiye’nin oyun fikrinin tükendiği anların iziydi.

Bir takım 30’un üzerinde şut çekip rakip için tehlike hissi yaratamıyorsa, sorun bitiricilikten önce pozisyon kalitesindedir. Avustralya maçında da Paraguay maçında da Türkiye’nin hücumları benzer bir yere saplandı. Top kenara gitti, geri döndü, yeniden dolaştı, sonra sabırsız bir şutla atak bitti. Rakip savunma her seferinde yeniden yerleşti. 

Bu noktada topun dolaşım hızını da tek başına konuşmak yetersiz kalıyor. Elbette pas temposu önemlidir. Fakat hız, yapı yoksa çözüm üretmez. Türkiye’nin hücumunda iç oyuncularla bekler arasında düzenli bağlantılar kurulamadı. Merkezden geriye gelip stoperleri çıkaran, rakip orta sahayı kararsız bırakan bir santrfor profili de yoktu. Kenarlarda üçgenler geç oluştu, oluştuğunda da süreklilik kazanmadı. Özellikle sol tarafta Kenan Yıldız ve Ferdi Kadıoğlu’nun rakibin sağ kanadıyla baş başa bırakıldığı bölümler, takımın hücum organizasyonundaki yalnızlığını açık biçimde gösterdi.

Kırmızı karttan sonra Arda Güler’in sol içe yaklaşmasıyla kısa süreli bir hareketlenme görüldü. Fakat bu da planın doğal sonucu gibi görünmedi; daha çok maçın zorlamasıyla ortaya çıkan geç bir arayıştı. Türkiye, sahanın hiçbir bölgesinde top kendisindeyken düzenli sayısal üstünlük kuramadı. Bunu........

© Evrensel