Almanya kendi gölgesine yenildi
Almanya’nın Paraguay’a elenmesi, ilk bakışta penaltıların soğuk adaletine teslim olmuş bir maç gibi anlatılabilir. Fakat Boston’daki yenilgiyi bu kadar dar bir yere sıkıştırmak en başta Paraguay’a haksızlık olur. Zira bu yenilgi, Almanya’nın bir anlık şanssızlığına değil, uzun süredir üstünü kapatmaya çalıştığı futbol sorunlarına işaret ediyor.
Paraguay karşısında Almanya çok topa sahip oldu, çok pas yaptı, oyunu rakip yarı sahaya yığdı. Yine de oyuna hükmetmekle maçı kontrol etmek arasındaki fark hiç bu kadar açık görünmemişti. Almanya’nın sahip olduğu şey çoğu zaman topun kendisiydi; yön, hız, ritim ve kararlılık ise Paraguay’ın elinde kaldı. Gustavo Alfaro’nun takımı geriye yaslandı, alanları daralttı, rakibinin sabırsızlığını bekledi. Almanya ise kalabalığın etrafında dolaştı, kenardan merkeze girmeye çalıştı, sonra yeniden kenara döndü. Maç ilerledikçe Paraguay’ın bekleyişi bir zaaf gibi değil, plan gibi durmaya başladı.
Alman futbolunun alıştığımız tarihsel imajı, bu tür maçlarda rakibin üzerine basa basa yürüyen, zamanı ve baskıyı kendi lehine kullanan bir takımı çağırır. Oysa Paraguay karşısında gördüğümüz Almanya, üstünlüğünü rakibine hissettirmekte zorlanan bir takımdı. Tehlikeli ataklar üretti, baskı kurdu, skoru çevirebilecek anlara yaklaştı; fakat bunların çoğu dağınık bir ısrarın ürünüydü. Bir fikirden çıkan ataklar değil, iyi oyuncuların tek tek bir şey yapma arzusuyla doğan hamlelerdi. Penaltı noktasına gelindiğinde ise Almanya’nın eski itibarı da sahaya çıkmadı. Dünya Kupası tarihinde seri penaltılarla hiç yenilmeyen o soğukkanlı takım, bu kez kendi kurduğu efsanenin altında ezildi.
Almanya’nın bugünkü sıkışmasını anlamak için 2014’e dönmek kaçınılmaz. Brezilya’da kupayı kazanan takım, uzun bir futbol aklının en parlak sonucuydu. Kulüp yapısı, altyapı reformu, Bundesliga’daki oyun dönüşümü, Bayern Münih ile Borussia Dortmund’un Avrupa futboluna yön verdiği dönem ve Joachim Löw’ün millî takımda kurduğu teknik omurga aynı noktada buluşmuştu. O takım sadece kazandığı için değil, aynı zamanda kazanma şekliyle de güçlüydü. Almanya, o dönemde kendi oyununu tarif edebiliyordu.
Sorun da burada başladı. Büyük başarılar çoğu ülke için ilham kaynağı olur; Almanya için zamanla bir ölçüm cetveline dönüştü. Her yeni turnuvada kadro, hoca, oyun ve sonuç 2014’e göre tartıldı. O kadrodan kalan isimler yaşlandıkça ayrılmak zorlaştı; ayrıldıkça yerlerine gelenler aynı ağırlığı taşımak zorunda kaldı. Thomas Müller, Mats Hummels, Toni Kroos, Manuel Neuer gibi figürler sportif rollerinin ötesinde bir dönemin taşıyıcısına dönüştü. Varlıkları güven verdi, yoklukları boşluk yarattı, dönüşleri ise Almanya’nın gerçekten ileri gidip gitmediği sorusunu canlı tuttu.
Paraguay yenilgisi bu yüzden tek başına Julian Nagelsmann’ın maç planıyla açıklanamaz. Almanya 2018’de de grup aşamasında elendi, 2022’de yine erken veda etti, 2024 Avrupa Şampiyonası’nda kendi evinde daha umutlu bir görüntü verdi belki, ama kesin bir yeniden kuruluş hissi oluşturamadı. 2026 ise hayâl kırıklıklarıyla örülü bu zincirin son halkası oldu.
Nagelsmann’ın takımı ne anlatıyor?
Julian Nagelsmann, modern Alman antrenör neslinin en parlak temsilcilerinden biri olarak görülüyordu: genç, ayrıntıcı, taktik açıdan esnek, oyuncularla iletişim kurabilen, medyanın dilini bilen bir hoca. Fakat millî takım, kulüp futbolundan farklı bir yer. Burada uzun antrenman haftaları, defalarca çalışılmış yerleşik oyun alışkanlıkları veya........
