Soğuyan kapitalizm, kızışan rekabet: Arktik ve Grönland
İki kutuplu dünya, tek kutuplu dünya, çok kutuplu dünya derken, kutbun kendisi küresel gündemin tam ortasına oturdu. Evet, Arktik’ten bahsediyorum; Türkçe’de yaygın kullanımıyla Kuzey Kutup Bölgesi’nden. Ve tabii ki Greenland’dan ya da Türkçe karşılığıyla Grönland’dan. Türkiye’nin uluslararası ilişkiler müktesebatında Arktik ya da Grönland, anlaşılabilir sebeplerle çok da önemli bir yer tutmamıştır; ancak günümüz küresel kapitalizmi açısından son derece önemli bir konu hâline gelmiştir.
Arktik, uzun süre boyunca “çevresel hassasiyet”, “bilimsel iş birliği” ve “düşük gerilim alanı” bağlamlarında ele alındı. Ancak iklim değişikliğiyle birlikte buzulların çözülmesi, bu bölgeyi ulaşılabilir, ekonomik olarak işletilebilir ve askerî olarak stratejik bir alan hâline getirdi. Yeni deniz yolları (özellikle Kuzey Deniz Rotası), enerji ve maden rezervleri ile Arktik, artık küresel kapitalist sistemin yeni genişleme alanlarından biri. Bu dönüşüm, Arktik’i yalnızca bölge ülkeleri için değil, küresel hegemonya mücadelesi veren büyük güçler için de kritik bir hâle getirmiştir. ABD, Rusya ve Çin açısından Arktik; enerji güvenliği, tedarik zincirlerinin kontrolü, askerî caydırıcılık ve teknolojik üstünlük gibi başlıkların kesiştiği bir alan olarak belirmektedir.
Bu büyük dönüşümün merkezinde Grönland yer alıyor. Grönland’ın önemi yalnızca yüzölçümünden ya da askerî üslerden kaynaklanmıyor. Her ne kadar ada, Arktik’in Atlantik ile bağlantı noktasında bulunsa ve erken uyarı sistemleri, füze savunma altyapısı ile deniz-hava kontrolü açısından son derece önemli olsa da onu asıl stratejik kılan unsur; deniz ticaret yolları, kritik mineraller ve nadir toprak elementleridir.
Bilindiği üzere yeşil dönüşüm, savunma sanayii, yapay zekâ ve yüksek teknoloji üretimi; lityum, kobalt ve nadir toprak elementlerine bağımlı. Çin’in bu alanlardaki küresel hâkimiyeti düşünüldüğünde, ABD Grönland’ı, Çin’e bağımlılığı kıracak potansiyel bir rezerv alanı olarak görüyor. Dolayısıyla ABD’nin Grönland’a yönelik yaklaşımı, Trump ile birlikte klasik müttefiklik hukukunun ötesine geçerek doğrudan kaynak güvenliği mantığı ile şekillenmeye başlamış durumda. İlk deneme Trump’ın ilk döneminde, 2019 yılındaki satın alma girişimiyle ortaya çıkmıştı. Neyse ki ada halkının toprakla kurduğu ilişki ve sömürgecilik karşıtı duruşu bu girişimi........
