Çatalhöyük’ten BİRTEK-SEN’e: Tezgâhta dokunan sınıf bilinci
İnsanlık tarihine tarihsel materyalist bir mercekle bakıldığında, uygarlığın büyük ölçüde dokuma tezgâhlarının ritmiyle, o tezgâhların başında harcanan kol emeğiyle büyüdüğünü görürüz. Çünkü dokuma yalnızca teknik bir üretim süreci değildir; aynı zamanda insanın doğayla kurduğu diyalektik ilişkinin, üretim ilişkilerinin ve toplumsal kültürün somutlaşmış biçimidir.
Bugün metalaşmış formda karşımıza çıkan kumaşların öyküsü, aslında insanlığın doğayı kolektif bir çabayla dönüştürme pratiğiyle başladı. Dokuma tekniğinin ilk izleri Üst Paleolitik Çağ’a, yani 20-28 bin yıl öncesine uzanmaktadır. O dönemin insanı, bitki ve kabuk liflerini birbirine geçirerek hasır ve ağ gibi yüzeyler oluştururken, henüz “sömürü” kavramını tanımayan bir dayanışma ağını da örüyordu. Gerçek anlamda kumaş dokuma ise dokuz bin yıl önce Anadolu’da başladı. Çatalhöyük kazılarında bulunan ve MÖ 7000 yılına tarihlenen kumaş parçaları, Anadolu’nun sadece bir tarım uygarlığı değil, dünyanın en eski tekstil havzalarından biri olduğunu kanıtlar.
MÖ 4000’lerde Mezopotamya ve Mısır’da keten ve yün dokunurken, bu eylem giderek bir zanaata dönüştü. Türklerin Orta Asya’daki göçebe yaşamında ise dokuma, hayati bir “kullanım değeri” taşıyordu. Çadır, giysi, halı ve keçe... Altay Dağları’nda bulunan MÖ 5. yüzyıla ait Pazırık Halısı, bu geleneğin sadece estetik bir dışavurum değil, göçebe toplumun binlerce yıllık ortak hafızasının renkli bir haritası olduğunu gösterir.
Ancak dokumanın kaderini ve dünyayı asıl değiştiren kırılma, Sanayi Devrimi ile birlikte emeğin metalaşması sürecidir. 1785........
