Özelleştirme ve işçi sağlığı: Risk işçiye, bedel topluma
Özelleştirme yıllardır “verimlilik”, “rekabet” ve “Kamu zararının azaltılması” söylemleriyle savunuluyor. Ancak sahadaki tablo farklı bir gerçekliğe işaret ediyor. Özelleştirme uygulamaları, işçilerin yalnızca iş yerini değil; özlük haklarını, toplu sözleşme güvencesini ve işçi sağlığı ve güvenliği hakkını kaybettiği kapsamlı bir tasfiye sürecine dönüşüyor. 2007-2017 yılları arasında KİT’lerde çalışan personel sayısı yaklaşık 255 binden 97 bine geriliyor. KİT’lerin toplam istihdam içindeki payı yüzde 18’lerden yüzde 1’in altına düşüyor. Bu yalnızca nicel bir daralma değil; görece güvenceli, sendikalı ve sosyal haklara sahip istihdam biçiminin sistemli biçimde dağıtılması anlamına geliyor.
Özelleştirme sonrası tablo netleşiyor: Ücretler geriliyor, toplu iş sözleşmesi kapsamı daralıyor, ayni ve nakdi yardımlar ortadan kalkıyor; lojman, servis ve yemek gibi sosyal haklar tasfiye ediliyor. Esnek ve sözleşmeli statüler yaygınlaşıyor, sendikalaşma oranı düşüyor. 4/C’den 4/B’ye geçirilen kamu işçileri örneğinde olduğu gibi, işçiler üretim sürecindeki niteliklerine, tecrübelerine ve mesleklerine göre istihdam edilmiyor; aynı statüdeki çalışanlar arasında dahi ücret eşitsizlikleri yaratılıyor. Aynı kurumda yüzde 80 ek ödeme alan ile yüzde 20 alanın yan yana çalışması, özelleştirme sonrası kurumsallaşan ayrımcılığın göstergesine dönüşüyor.
Güvenceden güvencesizliğe: Yatağan deneyimi
Yatağan Termik Santrali özelleştirildiğinde işçiler yalnızca işveren değişikliği yaşamıyor; toplu sözleşmeli işçi statüsünden sözleşmeli kamu personeli statüsüne geçirilerek sınıfsal olarak geriye itiliyor. Ceren Gedik ve Çisel Ekiz Gökmen’in Yatağan üzerine yaptığı çalışma, özelleştirme sonrası nakledilen işçilerin büyük çoğunluğunun ücret, sosyal hak ve iş güvencesi bakımından kayıp yaşadığını ortaya koyuyor. İşçiler üretim alanındaki deneyimlerini kullanamıyor, masa başı işlere yönlendiriliyor; her yıl yenilenen sözleşmelerle güvencesizlik kalıcı hale geliyor. Toplu sözleşme hakkı zayıflıyor, sendikal örgütlülük geriliyor. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, işçi sağlığı açısından da belirleyici. Güvencesizlik arttıkça riskli koşullara itiraz etme kapasitesi azalıyor. İşini kaybetme korkusu, iş güvenliği ihlallerine karşı sessizliği dayatıyor. Deneyimli işçilerin tasfiyesi, üretim sürecindeki kolektif bilgi birikimini zayıflatıyor; deneyimsiz istihdam ve görev tanımı belirsizlikleri kaza riskini artırıyor.
İşçi sağlığı piyasaya devredilirken
Özelleştirme süreciyle paralel olarak işçi sağlığı alanı da piyasalaştırılıyor. İş sağlığı ve güvenliği hizmetleri büyük ölçüde hizmet alımına bırakılıyor; iş güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimi fiilen işverene bağımlı hale geliyor. Denetim parçalanıyor, sorumluluk alt işveren zincirleri içinde dağılıyor. Taşeronlaşma arttıkça sorumluluk bulanıklaşıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verileri, Türkiye’de her yıl yaklaşık iki bin işçinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini gösteriyor. Ölümler en çok madencilik, inşaat, enerji ve taşımacılık gibi özelleştirme ve taşeronlaşmanın yoğunlaştığı sektörlerde gerçekleşiyor. Üretim baskısı artıyor, iş güvenliği önlemleri maliyet hesabına tabi tutuluyor. Psikososyal riskler de bu sürecin görünmeyen boyutu. İşçi sağlığı yalnızca fiziksel risklerden ibaret değil; sınıfsal güvencesizliğin yarattığı yıpranma da sağlık sorunu haline geliyor.
Madencilikte özelleştirme, talan ve İliç
İliç’te yaşanan maden faciası, özelleştirme politikalarının halk sağlığı boyutunu çıplak biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’de altın üretimi 2000’li yılların başından itibaren katlanarak artıyor; ruhsat sahaları genişliyor, kapasite artışları hızlanıyor. Madencilik sektörü, en yüksek iş cinayeti oranlarının görüldüğü alanlardan biri olmayı sürdürüyor. Göçükler, patlamalar, kimyasal maruziyetler olağanlaşıyor. Yığın liçi yöntemiyle işletilen altın madeninde yaşanan toprak kayması yalnızca işçilerin yaşamını yitirmesine yol açmıyor; siyanürlü atıkların Fırat Havzası’na karışma riskini de büyütüyor. ÇED süreçlerinin esnetilmesi, kapasite artışlarının onaylanması ve denetimin büyük ölçüde şirket beyanına dayanması, kâr önceliğinin kamusal sorumluluğun önüne geçtiğini gösteriyor. Bu tablo bir “kaza” değil; denetimsizliğin, kapasite zorlamasının ve kâr maksimizasyonunun sonucu olarak ortaya çıkıyor. Madencilikte özelleştirme, yalnızca üretim hakkının devri anlamına gelmiyor; doğanın ve halk sağlığının piyasa mantığına açılması anlamına geliyor. Risk iş yerinde başlamıyor, havzada yayılıyor. Toprak, su ve hava üzerindeki tehdit geniş bir coğrafyayı etkiliyor.
Risk devrediliyor, bedel toplumsallaşıyor
Özelleştirme, kamunun yükünü azaltma iddiasıyla savunuluyor; fakat gerçekte risk kamudan işçiye ve topluma devrediliyor. Güvenceli istihdam daralıyor, sendikal haklar zayıflıyor, iş güvenliği maliyet hesabına tabi tutuluyor, çevresel ve halk sağlığı riskleri artıyor. Kâr özelleşiyor; zarar toplumsallaşıyor. Yatağan’da hak kaybı, İliç’te can kaybı olarak karşımıza çıkan tablo, aynı üretim rejiminin farklı yüzleri. İşçi sağlığını ve halk sağlığını korumanın yolu piyasayı genişletmekten değil; kamusal denetimi güçlendirmekten, yerel yönetimlerden başlayarak toplumsal denetim mekanizmalarını kurmaktan ve örgütlü emeği büyütmekten geçiyor.
