menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yörük Buhurcu Mustafa’nın “Kemal Paşa’nın askeriyim” dimesi

19 0
18.08.2025

Mustafa ARSLAN

Vergi Başmüfettişi

Günümüzde “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sözü sloganlaşarak hem seveni hem de karşı duranı açısından siyasal taraftarlığın bir malzemesine dönüşmüş durumdadır. Söz, bazılarınca bir taraftan “Birilerinin siyaseten ürettiği boş ve anlamsız, siyasal tavır amaçlı bir slogan” denilerek küçümseyemeye çalışılırken diğer taraftan da duyulmasın diye nice tedbirler alınmakta, askeri öğrencilerin ihracına sebep olmakta, eğitim ve öğretimde, gösterilerde kısaca her yerde yasaklanmaya uğraşılmaktadır.

Bu tür yasaklayıcı tavır ve davranışların beyhude bir çaba olduğunu, sözün sadece geçici bir heves ve geçici bir slogan olmadığını göstermek için rahmetlik Buhurcu dedemle olan anımı paylaşma ihtiyacı hissettim.

Biliyorum ki, bir siyasal taraftarlık çerçevesinden bakılarak oluşturulan bu yasaklayıcı tavırların ve söylemlerin gerekçeleri hiç de samimi değil.

Oysa bu söz, toplumun etinde kemiğinde, kalbinde ve damarlarında yer etmiş; Ordusunu bu inançla yetiştirmiş.

Bir orduyu yenmek istiyorsanız önce onun değerlerini, kutsallarını çarpıtıp büküp eğerek küçümseyecek, sonra da bu değerlerin bayağı olduğunu gösterecek ve inandırmaya çalışacaksınız.

Görülen o ki bir kısım siyasal İslamcılar farkında olmadan!? Emperyalizmin ekmeğine yağ sürerek bu çarpıtma ve büküp eğmeyi, “küçümsemeyi” bilerek ve isteyerek taraftarlarını konsolide etmek için yapıyor ve bunu kutsal bir görev gibi görüyor.

Değerleri ve kutsalı olmayan orduların sonunun ne olduğunun örneği için tarihe müracaat etmeye gerek yok yakınımızdaki Suriye’ye, Irak’a bakmak yeter.

Köyümüz Nasılla’da Buhurcu Mustafa dedemden Atatürk’le ilgili anıların var mı diye sorar anlatmasını isterdik. Dedeme kendi yaşıtları ya da yakın yaşıtları Buhurcu Mustaa diye, kendinden büyük yaşlılar ise bazen Sarı Mustaa, bazen de Buhurcu Mustaa diye hitap ederdi.

Dedem bize, bu lakabın “ Bizim bir konar göçer aşiretimiz var idi. Onun adı da “Buurcu” idi. Besleyip güttüğümüz develerin damızlık erkek olanlarına “buhur devesi” dinirdi. O nidenden bizim lakabımız bööle galmış.” derdi. Söylediğine göre aşiretin bir kısmı konar göçerlik bir kısmı da Konya/Karaman-Silifke arasında konar göçerliğe ek olarak develerle taşımacılık yaparmış.

Bizim çocukluğumuzda ise araba yolu olmayan Göksu ırmağı vadisinden yaklaşık 15 km kadar yukarıdaki dağlık arazi Yörük köyü Nasılla’da yarı yerleşik bir hayata çoktan geçilmiş, “buhur devesi” devri kapanmış yerini ata bırakmıştı.

Dedem geleneği yürütmekle çağa ayak uydurmak arasında kaçınılmaz seçenekle karşı karşıya kaldığında çağa ayak uydurmayı seçmiş ve artık tarihsel ömrünü tamamlayan kimse tarafından kullanılma ihtiyacı kalmayan buhur devesi yerine benzer işin devamı niteliğinde yarı göçerlikle birlikte damızlık at beslemeye başlamıştı. Bir taraftan da çevre köylerin katır ihtiyacından bunu yaptığını söyleyerek kendini inandırmaya çalışırdı. Atı da her işte kullanırdı; taşımacılık, çift sürme, çekim, düven sürme, su taşıma ….vs. aklınıza ne gelirse.

Dedem, Kurtuluş savaşı biter bitmez askere giden ilk gruplardanmış. Kendisi okuma yazma bilmezdi. Askerliğini Adana’da merkezde yapmış. Atatürk’ün Adana’ya gelişinde karşılama birliğinde yer almış. Onun gözünde Atatürk bambaşka biri. Doğumu sorulduğunda “Gafa gaadına bakarsan binüçyüzbeşliyim” derdi.

O anlatıyor biz dinliyoruz. Ama daha anlatmaya başlar başlamaz gözlerinden yaşlar boşanıyor.

Dedemin gözlerinin yaşlanmasına hiç tanık olmamıştım. Büyükler ağlamaz derlerdi ya, yalan olduğunu gözlerimle gördüm, tanık oldum. Yaşlı Buhurcu Mustafa dedem, Kemal Paşa adını duyunca gözlerinden yaşları salıvermişti.

Anlatmaya başladı gözlerinin yaşını silerek:

“O vakitler, sefeebellik yüzünden göyde adam galmamıştı; göy nirdeyse gadınlar göyü olmuştu. Harp bittiğinde benim yaşıtlarımın askerlik çağı gelmişti. Ben, Şapık Goca, İrfat Goca. Garoğuz Ormanını geçtikten sona Deermendere üstünden, şimdiki Göksu neerindeki Sülüke Köprüsünün ilerisinde Dekeler’de kayıkla karşıya geçilir, kayıkçıya para virilir, geçiş parası-kayık parası kaç gayme hatırlamıyom.

Sona Sülüke, Taşucu üzerinden gemi ile Mersin ve daha sona da trenle Adana’ya geldik. Treni de ilk defa o zaman gördüm. Tren didimse gapgara, goca kafalı, uzun mu uzun bir gırkayak gibi bişey.

Gışlaya vardık. Bir süre talim ittik. Sonra, bizim bölük ve diğer bölüklerle birlikte tren istasyonunda Kemal Paşa’nın gelmesini bekliyok.

Tren çuf çuf diye sesler çıkararak geldi, durdu. Kemal Paşa geliyor! diye bir uğultu koptu. Paşa, yürüdü yürüdü, tam gırkayan orta yirinde bizim birliğin önünde durdu.

O’nu gördüm; sarı fışlak dev gibi bir adamdı, gocaman, benim gibi gözleri masmaviydi, Teslime ebenizin gözleri gibi.

Birliğin ortasına gelince durdu, bize döndü esas duruşa geçip kuvvatla bir “Merhaba Asker! Nassıngız!” didi. Biz de aynı kuvvatla “Sağol! Sağol!” diye cuap virdik.”

Askerlik yapanlar bu ritüeli iyi bilir, ritüel halen her sabah içtimanın ardından bütün askeri birliklerde tekrarlanmaktadır.

Benim hatırladığım bir başka dikkatimi çeken şey köylülerin gözünde Kurtuluş Savaşı’nın da Çanakkale Savaşı’nın da bir olmasıydı. Her iki Savaşı da bir görürler ve her ikisi için de “sefebeellikte” deyimini kullanırlardı.

Ben ilk başlarda anlamlandırmakta güçlük çektim. Çünkü bizim okuduğumuz resmi tarih ders kitaplarında “Seferberlik” neredeyse hiç geçmezdi ve ne anlamı olduğunu da bilmezdik. Zamanla okuyarak öğrendik: Köylüler Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı İmparatorluğunun katılımıyla Padişahın “Seferberlik” ilanını kastediyorlardı. Onların gözünde Çanakkale Savaşı ile Kurtuluş Savaşı farklı savaşlar değildi, Seferberlik’in gerçekleştirildiği bir bütün, birbirini tamamlayan savaşlardı bu savaşlar.

Köyümüz Nasılla’da Atatürk adını kullandıklarına hiç tanık olmadım. Onların gözünde Atatürk değil, Kemal Paşa vardı.

Kemal Paşa! Savaş kaybetmemiş, ırzlarını, namuslarını korumuş, kollamış, düşmanları yok etmiş gerçek bir kumandan! Ve bu yüzden orta boy kadar ancak olan Atatürk, dedemin gözünde kocaman dev gibi cüssesi olan “sarı fışlak” bir kumandana dönüşmüştü.

Şimdi düşünüyorum da aslında bu deyimi söylerken dedem bize........

© Ekonomim