Uzaktan Dokunmak: Bakılmanın Hissi
Sahildeyim. Üç-dört kedi önümde, ayaklarımın dibinde; kuyruklarını dolayıp, mırıl mırıl mamayı bekliyorlar. Dikkatim onlarda. Eğilmiştim. Elimdeki kuru mamayı dökme uğraşındayım. Rüzgâr var, hafif. Denizin sesi geliyor arkadan; sürekli, alçak tonda bir uğultu. Güneş suda parçalanıyor. Binlerce küçük ışık halkası gözümün kenarında titreşiyor.
Birden başka bir şey.
Tarif edemediğim bir şey. Seslenmedi kimse, dokunmadı, hiçbir gölge düşmedi üzerime. Biri bana bakıyor. Bunu biliyorum. Sen bakmazken sana bakıldığını hissettiğin andaki his. Bedenin; sırtından, omuzlarından, ense kökünden bir uyarı veriyor. Bilinçten önce gelen bir bilgi. Görmeden önce görüldüğünü bilmek.
Başımı kaldırıyorum.
Biraz ötemde, taşın üstünde duruyor. Tek başına. Yaklaşmıyor öteki kediler gibi, mamadan bir pay istemiyor, mırlamıyor, kuyruğunu sallamıyor. Sadece bana bakıyor. Gözleri benimle hizalı, sırtı denize dönük. Kulakları dimdik. Bıyıkları ışıkta pırıl pırıl. Neredeyse beyaz hatlar çiziyor, yüzünden dışa doğru.
Hiçbir şey istemiyor. Hiçbir şey önermiyor. Sadece orada.
Hafif tedirginliğin geldiğini hissediyorum. Korku değil, hayır, bu kediden korkmuyorum, denizden de. Yine de “bakılmak” kendi başına bir duygunun adı olmayı hak ediyor. Bir teşhir. Kediler bakar. Köpekler gibi değil, kuşlar gibi değil. Kediler kaydeder gibi bakar. Kedi bakışı, insan bakışından farklı bir şey yapar; yargılamaz, ama unutmaz da. Onu bir mama paketiyle satın alamazsın, bir okşamayla ikna edemezsin. O bakış; bir mesafe koyar, o mesafenin içinden bakar.
Telefonuma uzanıyorum. Yavaşça. Kamerasını ayarlıyorum, ışığı kontrol ediyorum, kadrajı yeniden kuruyorum. Dakikalar geçiyor. O, hiç kımıldamadan, gözlerini benden ayırmadan, bakışının hizasını bozmadan duruyor. Beni bekliyor sanki. Ama ne için? Zaten beklemekteydi. Ben daha onu fark etmeden o beni okumuştu. Sonradan anlayacaktım bunu. Çok sonra, şimdi senin de baktığın fotoğrafa bakarken. Kameraya dokunan parmaklarım hâlâ bir ayarda karar vermeye çalışırken şunu hissettim: Bir hayvan, bir bakışta, beni bedenimden önce görmüştü.
Şimdi fotoğrafa bir daha bak. Kedinin yüzünden çıkan, ince beyaz hatlara, bıyıklara. Onlar, bir hayvanın dünyayı okuduğu organlardır.
Latincesi vibrissae, titreyen. Her bıyık deri yüzeyinden çok daha derinde başlıyor. En dipte özel bir folikül, içi kan dolu, mekanoreseptör sinirlerle örülmüş bir kese. Bıyık havayı, havadaki en küçük dalgalanmayı bile algılıyor. Sen, saçında bir karıncanın gezindiğini fark etmezsin; ama bir kedi, üç metre ötesinde bir kuşun kanat çırpışını bıyıklarında hisseder. Karanlık bir odada mobilyaların yerini bilir. Bir koridorun enini, bir geçidin yüksekliğini ölçer. Avına yaklaştığında, avının soluğunu, kalp atışından kaynaklanan minicik hava titreşimlerini hisseder.
Kedi havayı görür.
Bu tümceyi bir daha oku: kedi havayı görür. Hava, bizim için saydam bir yokluk. Fark etmediğimiz tek varlık, kedi için okunaklı bir defter sayfası. O sayfaya yazanlar; partiküller, ses dalgalarının hava moleküllerini titreştirerek yazdığı harfler, kelimeler. Bizim; ekrana, duvarlara, kitap sayfalarına, insan yüzlerine baktığımız gibi kedi havaya bakıyor. Onun için hava bir el yazısı, rüzgârın yönü bir tümce, ısı değişimi bir vurgu, bir cisimden geri yansıyan basınç dalgası bir paragraf.
Kedi olmak nasıl bir şey öyleyse? Asla bilemeyeceğiz. Bir başka türün duygu dünyası bize kapalı. Onun deneyimini taklit edemeyiz. Bizim duyu donanımımız buna yetmiyor. Yine de biliyoruz ki kedi olmak, havayı bir yüzey olarak okumaktır. Bizim “boş” dediğimiz yüzeyi yaşamaktır.
Bu, beni hep şaşırtan bir şey; aynı dünya, aynı hava, aynı odada yaşıyoruz, ama yaşadığımız gerçeklik çok farklı. Onun için dolu olan benim için boş, onun için anlamlı olan benim için anlamsız, onun için bir tümce olan benim için hiçlik. Evrim, her türe farklı duyu yetileri kazandırmış, bu duyu yetileri her türü farklı bir dünyanın deneyimine açıyor. Peki bu ne demek? Türler kadar dünya var. Aynı uzayda, iç içe geçmiş, ama birbirine tam erişimi olmayan dünyalar.
Ben başımı kaldırmadan önce kedi beni çoktan tanımıştı. Bıyıkları; soluğumu, kalp atışımı, mama paketinin hışırtısının yaydığı hava dalgalarını okumuştu. Bıyıklar ısıya da duyarlıdır. Gözlerim onu bulduğunda o beni bütün bedeniyle bulmuştu. Eşit sayılmazdık bu yüzden. O, hazırdı; ben hazırlıksız. O, tüm sayfayı okumuştu; ben, daha ilk hecedeydim.
İşte bu yüzden bakışları bu kadar dingin. Bu yüzden hiç acele etmedi. Ana yeni gelen bendim. O anı, o karşılaşmayı, o bakışı yeni gören tek varlık.
Bakılmanın iki yönü
John Berger bir denemesinde, “hayvanla göz göze gelmek insandan önceki bir bakışla karşılaşmaktır” diyordu. Hayvan bakışı; dilin, kültürün, tarihin üzerimize yığdığı bütün katların altında duran bir katmana sirayet eder. Hayvan bizi yargılamaz; yargı dille bağlıdır; ama bizi kaydeder. Bedenimizi, kokumuzu, hareketlerimizi, varlığımızı belleğine kaydeder. Bu kayıt, insan bakışının yapamadığını yapar: bizi soyar, toplumsal rollerimizden, kelimelerimizden sıyırır. Sadece bir hayvan olarak oradayızdır.
Kediler bunu 9500 yıldır yapar. Tahıl ambarlarındaki farelere ilk kez yöneldikleri andan itibaren, insanın yakınında, ama insana “ait” olmayarak. Eşik hayvanı olmak. Köpekler farklı. Onlar, insanın iç dünyasına girdiler; sürüye, aileye, eve katıldılar. Kedi eşikte kaldı. Kapı arasında. Bahçe duvarında. Sokağın köşesinde. Bu fotoğraftaki gibi; taşın üstünde, denizin önünde, elinde mama bulunan “yabancıyla” göz göze.
Eşikte olmak, ne içeride ne de dışarıda olmaktır. Kedi bana bakıyor, ama benden bir şey istemiyor. İstemediğinden bakışı karşılıksız, saf, sadece o bakışı açıklayabilen bir içerikle yüklü. Karşılık beklemeyen bir bakış hiçbir şey istemese de bir borç bırakır insana. Bu bir avuç mamayla ödenebilecek bir borç değildir. Bir okşamayla, bir gülümsemeyle de ödeyemezsin. O sadece bakıyor.
Belki o tedirginlik, bu borcu yüklendiğimi hissetmemden kaynaklanıyordu. Armağanın reddedildiği değil, armağanın istenmediği an. Elimdeki şeyler; mama, dikkat, şefkat, ne dersen de, bu kedi için bir şey ifade etmiyordu. Elimdekiler, taşımadığım şeyin yanında neydi ki! Sadece orada olmamın yanında neydi! O; bana, benim sandığımdan çok daha az şey isteyerek bakıyordu. Bu yüzden çoğu insan bakışından çok daha irkilticidir. İnsan bakışı talepkârdır. Onay, ilgi, yanıt, anlam ister. Hayvan bakışı hiçbirini istemediğinde, orada, öylece, bir şeyler vermeye hazır, ama veremeyerek kalakalırsın. Verecek hiçbir şey olmadığını fark ediverirsin. Bu eli boşluk irkiltici, ama bir tür özgürlüktür. Bir şey istenmediğinde, hiçbir şey kanıtlamana gerek kalmaz. Sadece orada olmak yeterli. Kedi beni reddetmiyor, kabul de etmiyor. Sadece kaydediyor. Bu kayıt, bütün insan ilişkilerinden farklı bir ilişki öneriyor: var olduğun için varsın. Sadece var olmanın; hiçbir çıktıya gerek olmadan, varlığına bir ilinek gerekmeden orada var olmanın farkına vardığın andır. Daha fazlasına gerek yok.
Denizin bıyıkları
Şimdi fotoğrafın arka planına yönel. Kediden biraz uzağa.........
