menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Roman Sahnede Bilim Işıkçı: Bilişsel Edebiyat Eleştirisi Ne yapar, Ne Yapmaz?

26 0
23.09.2026

Hiç var olmamış bir insan için ağladığınız oldu mu?

Biraz garip gelebilir; ama düşünün: Anna Karenina yok. Hiç olmadı. Bir Rus aristokratının kafasında kurulmuş, yazılmış, sonra milyonlarca insanın kafasında yeniden yeniden kurulmuş bir kurgu. Yine de son sahneye geldiğinizde boğazınız düğümlenir. Hiçbir atamız, hiç var olmamış bir kadın için üzülerek hayatta kalma ve üreme şansını artırmadı. Yine de yapıyoruz, hem de binlerce yıldır.

Edebiyat eleştirisinin uzun tarihinde bu soru çok az soruldu. Metnin ne dediği soruldu, yazarın ne demek istediği soruldu, hangi sınıfın hangi ideolojisini taşıdığı soruldu; ama şu sorulmadı: bu nasıl oluyor? Kâğıttaki sözcükler, bir insanın göğsünde fiziksel bir sıkışmaya nasıl dönüşüyor?

Bilişsel edebiyat eleştirisi ya da bazılarının deyişiyle bilişsel poetika, bu boşluktan doğdu. Elli yaşına bile varmamış çok genç bir alan. Bu dizide onun sunduğu aletlerle yazacağım. Başlamadan önce ne yapmaya çalıştığımı, daha önemlisi ne yapmadığımı açıkça anlatmam gerekiyor.

Soru yer değiştiriyor

Geleneksel eleştiri, kabaca şunu sordu: metin ne diyor? Bilişsel eleştiriyse başka bir soru sorar: zihin bu metni nasıl işliyor? İlk bakışta, iki soru arasında büyük bir fark yok gibi görünüyor; oysa fark çok büyük. Çünkü inceleme nesnesi genişliyor: metin ile okurun zihninde olup bitenler, yani ikisi arasındaki temas. “Anlam” da oradan çıkar; ne sözcüklerde, ne yazarın niyetinde. İkisinin birbirine değdiği yerde, okuma edimi sırasında. Kısacası, bir roman okunmadığı sürece bir “eşya”, okunmaya başlandığında bir “olay” haline gelir.

Bu kayma, beraberinde yeni bir alet çantasını getirir. Filoloji, sosyoloji, tarih hâlâ oradadır. Onların yanına sinirbilim, dilbilim, evrimsel antropoloji ve evrimsel psikoloji eklenir. Okurun tanımı da değişir. Evet, dilin ve kültürün içinde kurulmuş bir özne; ama aynı zamanda milyonlarca yıllık evrimsel sürecin mirasıyla ortaya çıkmış bir zihin. Kafatasının içinde paleolitik bir alet çantası taşıyan biri, ama elinde çağdaş bir anlatıyı, romanı tutan biri.

Şimdi soru şuna dönüştü: bu alet takımıyla bir roman karşılaştığında neler oluyor? Kurgusal karakterle, bunu unutarak, nasıl empati kuruyoruz, hiç var olmamış bir zihni nasıl anlıyoruz? Yüz kişilik bir karakter kadrosunu, kırk yıla yayılan bir olay örgüsünü nasıl takip edebiliyoruz? Bir metafor nasıl oluyor da yeni bir yer açıyor? Bunlar edebi sorular olduğu kadar zihnin arkeolojisinin, evrimsel mirasının da sorularıdır. Aslında tam da bunlardır.

Kısa bir tarih

Alanın nasıl doğduğunu bilmek işe yarar; çünkü kökeni, ne olmadığını da söyleyecektir.

Adını koyan kişi Macar asıllı, İsrailli bir edebiyat kuramcısıydı: Reuven Tsur. Terimi ilk kez 1980’de kullandı, kitabı 1992’de yayımlandı: Toward a Theory of Cognitive Poetics. Bir yanda Rus biçimciliği ve Gestalt psikolojisi, öbür yanda da yeni yeni kurulmakta olan bilişsel bilim. Tsur yalnız kaldı, daha doğrusu geç fark edildi. Doksanların ortasında Margaret Freeman, Tsur’dan habersiz, aynı kavramı bağımsız olarak yeniden üretti. Bu neden önemli? Çünkü bir kavramın iki ayrı yerde, birbirinden habersiz ortaya çıkması, o kavramın “zamanının geldiğinin”, ona duyulan ihtiyacın en iyi ölçüsüdür.

Daha önce de belirtiler ortaya çıkmıştı. 1977’de dilbilimci Roger Fowler, zihin üslubu diye bir kavram önerdi: bir romanın dili bir karakterin zihninin biçimini alabilirdi. Cümle yapısı bir bilinç haritasıydı. 1980’de George Lakoff ile Mark Johnson, Metaphors We Live By’ı yayımladı. Metafor süs değil, düşüncenin kendisiydi; soyut olanı sürekli, bedensel ve mekânsal olanın üstüne kuruyorduk. Zaman geçer ve tartışmalar yükselir, moraller bozulur. Bir yerlerde yürüyoruz, ama farkında değiliz.

Sonra alanda hareketlilik başladı. Mark Turner 1996’da The Literary Mind‘da daha ileri gitti; öykü, düşüncenin temel birimidir, zihin kategorilerle değil, küçük anlatı parçalarıyla çalışır. Edebiyat, zihnin kenarındaki bir süsleme olmaktan çıkıp tam ortasında faaliyet gören bir işlev kazanıyordu. Peter Stockwell, 2002’de alanı bir ders kitabında özetledi: Cognitive Poetics: An Introduction. 2006’da Lisa Zunshine, Why We Read Fiction‘da romanı sevmemizin nedenini, başkalarının zihnini okuma yetimizin (zihin kuramı) en verimli deneme-yanılma sahası olmasına bağladı. 2009’da Brian Boyd, On the Origin of Stories‘de kökene indi; öykü anlatmak evrimsel bir adaptasyondur, oyunla öğrenmenin insandaki biçimi.

Kırk yıllık, kısa, ama hâlâ filizlenen bir soyağacı. Şimdi yeri gelmişken şunu da belirteyim: bu dizi, akademik bir katkı iddiasında değil. Aletleri ödünç alıyorum; elinde iyi mercek bulunan meraklı bir okur sıfatıyla.

Mesele bu ayırımda düğümleniyor.

Evrimsel biyoloji, neden sorusunun tek katlı olmadığını çoktan gösterdi. 1961’de Ernst Mayr, iki yıl sonra Niko Tinbergen bunu bir çerçeveye yerleştirdi. Bir davranışın nihai nedeni vardır: niçin evrimleşti, hangi hayatta kalma ya da üreme avantajı sağladı? Bir de yakın nedeni vardır: onu şu anda hangi mekanizma üretiyor, hangi nöral bağ, hangi hormon, hangi öğrenme geçmişi? Birincisi “niçin böyle bir canlıyız” diye soruyor; ikincisi, “bu canlı bunu nasıl yapıyor” diye. Daha sonra “nihai neden”, “evrimsel açıklama” olarak yerleşti.

Bir kat daha var; bilim oradadır, orada olmak zorundadır. O dürtünün, o duygunun, o anın içeriden nasıl yaşandığı.

Bir örnek: Othello kıskanır. Bunun nihai nedenini bir evrimsel biyolog güzelce anlatır: eş kollama, babalık belirsizliği, primatlardan beri gelen eski bir miras. Yakın nedenini de psikolog anlatır: bir kez şüpheye kapıldığında zihin artık kanıt aramaz, kanıtı şüphesini haklı çıkaracak şekilde üretmeye başlar. Peter C. Wason’un 1960’taki kural keşfi deneyiyle ortaya koyduğu “doğrulama yanlılığı.” Bu açıklamaların ikisi de doğru, ikisi de gerekli.

Othello, “eş kollama modülüm etkinleşti” diye bunu yaşamaz. O bir mendilin kâinat büyüklüğüne şiştiği bir dünyada yaşar. Renkler değişir, sesler başka başka anlamlara bürünür. Shakespeare bu duyguya, tuzağı kuran adamın ağzından bir ad bile bulmuştur: yeşil gözlü canavar; beslendiği etle alay eden. Bir duygunun içeriden neye benzediğinin, 400 yıldır aşılamayan kaydı.

İşte üçüncü kat burasıdır. Fenomenolojik olan. Edebiyat bunun içindir: bilimin kaydedemeyeceği bu boyutu anlatmak için. Bir istatistik, “işsizlik depresyonu artırır” derken; roman, depresyonun içeriden neye........

© Ek Dergi