KÜLÜN İÇİNDE KALAN HARFLER
Yirminci yüzyılın en önemli estetik ve etik tartışmalarından biri, şiirin felaket karşısındaki konumuydu. Theodor W. Adorno, Auschwitz’den sonra şiir yazmanın barbarlık olduğunu söylerken aslında şiirin imkânsızlığını değil, eski şiir anlayışının artık sürdürülemeyeceğini ifade ediyordu. Çünkü kitlesel ölümün, sürgünün, soykırımın ve sistematik yıkımın ardından dil de yaralanmıştı. Artık şiir yalnızca güzelliğin değil, kırılmış insanlığın da dili olmak zorundaydı.
Koray Feyiz’in 2026 Kemal Özer Şiir Ödülü’ne (Birincilik) değer görülen Kül Alfabesi adlı kitabı tam da bu sorunun güncel bir karşılığı olarak okunabilir. Kitap, yalnızca Gazze üzerine yazılmış şiirlerden oluşan politik bir dosya değildir. Daha derinde, dilin yıkıntılar arasındaki varlığını sorgulayan bir hafıza kitabıdır. Bu nedenle Kül Alfabesi yalnızca Filistin’i değil; şiirin, tanıklığın ve insan olmanın sınırlarını da tartışmaya açar.
Kitabın önsözünde yer alan şu ifade, bütün poetik yapıyı özetleyen bir manifesto gibidir: “Bu kitap, bir şiir kitabından çok bir tanıklık defteridir.” Bu cümle önemlidir. Çünkü Feyiz, kendisini olayların merkezindeki özne olarak değil, tanıklığın taşıyıcısı olarak konumlandırır. Şair burada konuşan değil, duyan kişidir. Temsil eden değil, hafızayı muhafaza eden kişidir. Bu açıdan Kül Alfabesi, Türk şiirinde uzun süredir eksikliği hissedilen etik bir şiir anlayışını yeniden gündeme taşır.
Kitabın merkezinde sürekli tekrarlanan üç temel imge vardır: Harf, Taş, Kül… Bu üçlü, kitabın metafizik omurgasını oluşturur. Kül, burada yalnızca ölümün kalıntısı değildir. Aynı zamanda yeniden doğuşun maddesidir. Tıpkı Feniks (Anka Kuşu) mitinde olduğu gibi yaşam küllerden doğar. Kitaba adını veren şiirde Feyiz şöyle yazar: “Bir harf düştü gökten, kimse eğilip almadı, gökyüzü yanıyordu, yer kalabalıktı acıyla.” Bu dize kitabın bütün estetik evrenini kurar. Düşen şey insan değildir. Ev değildir. Şehir değildir. Bir harftir. Şairin dikkat çektiği nokta tam da budur: Yıkılan yalnızca bedenler değildir; dil de yıkılmaktadır. Burada Feyiz’in şiiri, Martin Heidegger’in ünlü “Dil varlığın evidir” önermesiyle birlikte okunabilir. Eğer dil varlığın eviyse, Gazze’de yıkılan yalnızca yapılar değil, insanlığın evi de olmaktadır.
Bu nedenle kitap boyunca harfler sürekli yaralanır: “Kurşun alfabeyi deler, susar nokta, susar virgül.” (Susturulmuş Dilin Hafızası) Bu dizelerde nokta ve virgülün bile susturulması son derece dikkat çekicidir. Çünkü şair için savaş yalnızca bedenlere değil, anlam üretme kapasitesine de yönelmiş bir saldırıdır.
Kitap boyunca taş da benzer bir işleve sahiptir. Taş bazen mezar taşıdır. Bazen evdir. Bazen tanıktır. Bazen de hafızanın kendisidir. “Taşların hafızası vardır” dizesi, kitabın en güçlü cümlelerinden biridir. Bu yaklaşım bizi Walter Benjamin’in tarih anlayışına götürür. Benjamin’e göre tarih, galiplerin yazdığı ilerleme anlatısından ibaret değildir; yıkıntıların arasında kalan seslerin de tarihidir. Kül Alfabesi tam da bu nedenle bir ilerleme şiiri değil, bir yıkıntı şiiridir. Şair geleceği değil, enkazı okumaktadır.
Modern şiirde en büyük tehlikelerden biri, başkasının acısını estetik bir malzemeye dönüştürmektir. Koray Feyiz’in kitabı bu tehlikenin farkında yazılmış görünmektedir. Önsözde şu cümle dikkat çekicidir: “Hiçbir annenin sessizliğini taklit etmedim.” Bu ifade son derece önemlidir. Çünkü şair burada temsil yetkisini reddeder. Acının sahibi olmadığını kabul eder. Onun yerine tanıklığı seçer.
Bu tavır, Emmanuel Levinas’ın etik düşüncesiyle ilişkilendirilebilir. Levinas’a göre etik, ötekinin yerine konuşmak değil, onun çağrısına cevap vermektir. Kül Alfabesi tam olarak bunu yapar. Şair sürekli olarak kendisini geri çeker. Merkezde çocukları, kadınları, sürgünleri ve ölüleri bırakır. Örneğin “Tanıklığın Siyah Mürekkebi” şiirinde şöyle der: “Ben bir baykuşum, gecenin gözünde duran tanık.” Baykuş burada yalnızca bir imge değildir. Şairin kendisidir. Konuşmaktan çok gören… Yargılamaktan çok kaydeden… Unutulmaması gerekeni taşıyan…
Bu nedenle kitapta sık sık sessizlik kavramıyla karşılaşırız. Fakat bu sessizlik edilgen değildir.
Bir direniş biçimidir. “Sessizlik bile bir çığlıktır” dizesi, kitabın etik merkezini oluşturur. Burada sessizlik korkunun değil, bastırılmış hakikatin başka bir biçimidir. Bu yaklaşım aynı zamanda Paul Celan’ın şiir anlayışını da hatırlatır. Celan’ın şiirlerinde de dil parçalanmış, yaralanmış ve sessizliğe yaklaşmıştır. Feyiz’in şiiri de benzer biçimde dilin sınırlarında dolaşır. Konuşur gibi değil, yanık bir harfin ardından kalan iz gibi.
Kül Alfabesi yalnızca Gazze kitabı değildir. Aslında kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, farklı tarihsel travmaları aynı hafıza alanında buluşturmasıdır. Özellikle “Soykırımın Saati”, “Temmuz”, “Hrant” ve “Holokost” şiirleri bu açıdan önemlidir. “Soykırımın Saati” şiirinde şair şöyle yazar: “Guernica’nın susamış duvarı, Hafız’ın gülündeki kara çizik. Tarih aynı yarayı farklı adlarla taşır.”
Bu dizeler kitabın tarih anlayışını açıklar. Acılar birbirinden bağımsız değildir. Birbirine bağlıdır. Bir yerde yaşanan zulüm başka bir yerde yankılanır. Burada........
